Doğu, Vostok, Orient, Şark… Ne şekilde
adlandırılırsa adlandırılsın, "doğu" bütün
kültürlerin beslendiği ortak bir kaynaktır.
Batı, doğuyu hep farklı, hep kendinden uzak görmüş, fakat onunla beslenmekten, ona hayranlık duymaktan geri kalmamıştır. Rusya için ise doğu, daha farklı bir anlama sahiptir. Doğu, onlara Avrupa’dan daha yakındır. S. V. Soplenkov,
"Doroga v Arzrum" (Erzurum’a Giden Yol) adlı
eserinde şöyle yazar:
"Batı Avrupa sakinlerinin çoğunluğu için 'doğu'
kelimesi, her şeyden önce deniz ötesi koloniler veya müthiş Osmanlı İmparatorluğu’nu tanımlamaktadır, yani evlerinden yüzlerce ve binlerce kilometre uzaktaki bölgeleri. Rusya’da durum farklıdır. Rusya devleti 16. Yüzyıl’dan itibaren bünyesine Asya bölgelerini de almaya başlamış, bu yüzden de doğu, Ruslar için hiçbir zaman uzak bir egzotizm olmamıştır..."
Bazı ülkelerin yazarları ve şairleri, kendi
ülkelerinin kültürlerinden olduğu kadar, başka
ülkelerin kültürlerinden de beslenir. Toplumunu farklı kültür ve düşüncelerle tanıştırma görevini
başarıyla yerine getiren Rus yazar ve şairler arasında ilk akla gelenler Tolstoy, Lermantov ve
Puşkin’dir. Rus edebiyatında doğuyu ilk defa gerçekçi çizgilerle işleyen Puşkin’in özellikle şiirleri, doğulu konuların etkisi altındadır.
Puşkin, aynı zamanda gerçek Rusya’yı ele alan ilk
şairlerden biridir. Rus insanını, Rus köylüsünü o
güne kadar alışılmadık gerçekçi bir formda anlatır.
Şair, sıradan insanları konu etmenin yanı sıra,
"soylu" denen insanların içinde bulundukları durumu da gerçek gözlemlere dayanarak dile getirir.
26 Mayıs 1799’da Moskova’da doğan Puşkin, 29 Ocak l837’de, henüz 38 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybeder. Kısa yaşamına pek çok eser
sığdıran şair, bazı eleştirmenler tarafından Rus edebiyatının kurucusu olarak da görülür. Baba tarafından soylu bir aileden gelen şair, sekiz yaşındayken
Fransızca’yı, daha sonra da diğer batı dillerini öğrenmiştir. Onun batı kültürüyle küçük yaşta tanışması, sanatını batı kültürüne değil doğuya çevirmesine neden olmuştur.
Puşkin’in nesir olarak yazdığı ilk eser, 1827 yılında başladığı, "Büyük Petro’nun Arabı"dır. Puşkin’in bu eserinde kahramanı büyük dedesidir.
Petro’nun Arabı olarak tanımladığı dede,
Osmanlı’ya giden ilk Rus elçisi Tolstoy tarafından satın alınan ve Rusya’ya gönderilen siyahî bir çocuktur. Tolstoy ve Puşkin gibi iki dev yazarın
büyük dedeleri de, yaşamlarının bir döneminde karşılaşmıştır böylece… Dede Tolstoy’un, dede
Puşkin’i bir köle olarak "satın aldığı" yer, İstanbul’dur.
Puşkin’deki Türk etkisi, şiirlerinde belirgin şekilde görülür. Türk ya da daha genel bir tanımlamayla doğu etkisi, Puşkin’in şiir sanatına farklı bir
duygusallık kazandırır. Şairin, Türkiye’den Rusya’ya göçen Kalipso Polihroni adlı İstanbullu
bir Rum kızından çok sayıda Türkçe şarkı ve şiir öğrendiği bilinmektedir. Şair, bu İstanbullu kıza
aşıktır da aynı zamanda.
Hayatı boyunca yurt dışına çıkmayı arzulayan şair, Çarlık yönetimine yönelttiği eleştirel bakış
yüzünden böylesi bir haktan mahrum bırakılmış; ancak 1829 yılında çıkan Rus-Osmanlı savaşı
nedeniyle cepheye gönderilmesine izin verilmiştir.
1839 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu", şairin ilk yurt dışı gözlemlerini yansıtması açısından ayrı bir değere sahiptir. Soplenkov, Rusya’da
doğu kavramını incelediği çalışmasının önsözünde şöyle yazar:
"Erzurum yolu (...) Rus’un Asya’ya yoludur. Biz bu yolu Puşkin’in gözleriyle görmeye alıştık. Onun eserinde bu şehir ve yolculuk sembolik bir anlam
kazanmaktadır. Erzurum şair için bütün doğuyu temsil eder. Burada Puşkin 'gerçekçi doğu izlenimleri'ne
ulaşmayı ve 'doğu görkemi'ndeki hayal kırıklığını
yaşamayı başarır. Erzurum yolu, Rusların Asya’ya girişinin ve onların doğu dünyasıyla kurduğu ilişkinin
sembolüdür."
Şairin 1829 yılında Rus ordusunun Erzurum’a yaptığı sefere katılması, o güne kadar kulaktan duyduğu ve farklı kaynaklardan okuduğu doğuyu
kendi gözleriyle görmesini sağlar. Eserin dördüncü ve beşinci bölümü bütünüyle Erzurum’a ayrılmıştır.
İşte "Erzurum Yolculuğu" kitabından kısa bir bölüm. Kitabın çevirisi, şair Ataol Behramoğlu’na ait.
"Erzurum; aşağı yukarı 415 yılı sıralarında İkinci Feodosya zamanında kurulmuş ve Feodosiopol diye adlandırılmıştı. Adıyla hiç bir tarihsel anı birleşmiyor. Bildiğim tek şey, Hacı Baba’nın tanıklığına göre,
bir hakaret dolayısıyla özür dilemek için burada İran elçisine insan kulağı diye dana kulağı sunulmuş olmasıdır.
Erzurum, Asya Türkiye’sinin en önemli kenti sayılıyor. Nüfusunun 100 000’i bulduğu söyleniyorsa da, sanırım abartılmış bir rakam bu. Evler taştan
yapılmış. Damlar çimle kaplı. Yüksekten bakınca kente tuhaf bir görünüş veriyor bu.
Avrupa’yla Doğu arasındaki başlıca kara Ticaret yolu Erzurum’dan geçiyor. Fakat kentte çok az mal satılıyor. Malları burada ortaya dökmüyorlar. Tournefort’un yazdığı gibi, Erzurum’da bir hasta bir kaşık râvent (bedeni güçlendirici bir bitki) bulamadığı için ölebilir. Oysa kentte çuval çuval râvent vardır.
Asya görkemi sözünden daha anlamsız bir şey bilmiyorum. Bu deyim Haçlı Seferleri sırasında çıkmış olmalı. Kalelerinin çıplak duvarlarını, meşe odunundan sandalyelerini bırakarak sefere katılan ve Doğunun kırmızı divanlarını, renk renk halılarını, kabzaları renkli taşlarla süslü hançerlerini görünce gözleri kamaşan yoksul şövalyelerin işidir bu. Bugün Asya yoksulluğundan, Asya ilkelliğinden söz edilebilir ancak. Görkem, hiç kuşkusuz, Avrupa’nın sahip
olduğu bir şeydir artık, Pskov ilinin ilk taşra kentindeki küçük bir bakkal dükkanında bulabileceğiniz herhangi bir
şeyi, Erzurum’da dünyanın parasını dökseniz satın alamazsınız.
Sert bir iklimi var buranın. Kent denizden 7 000 ayak yükseklikte bir vadiye kurulmuş. Çevredeki dağlar yılın büyük bir kısmında karla örtülüdür. Ormansız, fakat bitek bir toprağı var. Her yandan kaynaklar fışkırıyor; her yerde su
kemerlerine rastlıyorsunuz. Erzurum’da çeşmeden bol bir şey
yok. Her birinin üstünde bir zincire bağlı teneke taslar asılı. İnançlı müslümanlar bu taslardan su içiyor, Tanrıya şükürler ediyorlar.
Mescitler basık ve karanlık. Mezar taşlarının üstünde yine taştan yapılma sarıklar yükseliyor. Bir kaç paşa türbesi farklı işçilikleriyle hemen göze çarpıyor. Fakat bunların yapımında da kaba bir zevkin egemen olduğunu görüyorsunuz. Bir gezgin, Asya kentleri içinde sadece Erzurum’da bir saat kulesi bulunduğunu, onun da saatinin işlemediğini yazar."
Puşkin yaşamaktayken de dâhi bir sanatçı olduğu, çağdaşlarınca teslim edilir. Sadece Rus edebiyatını değil, Rusya’nın son birkaç yüzyıllık kültürel ve siyasal gelişimini Puşkin okumadan anlamak kolay değildir.
Ve Puşkin’e ayırdığımız bu bölümü, Nâzım Hikmet ‘in bir yazısından alıntıyla bitirelim.
"Puşkin’den birçok şey öğrendim, ama öğrendiklerimin başında: kocalmamak sanatı gelir."
(İki Kıyı Bir Deniz)
ORHUN ŞERMİN, PERİHAN YÜCEL
Kompas, Yıl: 13 Sayı: 53, S. 8-11

ŞİİRLERİ