SERVET ASYA ARİF NİHAT ASYA’YI ANLATIYOR

Arif Nihat Asya üstadımızın çok yakın arkadaşlarından Refik Fikret SAĞNAK, bize verdiği yazılı hâtırasında, aynen şunları açıklıyor:

«Birgün Arif bana : «Refik seninle bir yere kadar gidelim» dedi. O gün Suadiye tarafına geçeceğimizi söyledi. Kabul ettim. Yüksek Muallimden yürüyerek Sirkeci’ye geldik. Arif:

«Keşke bir tıraş olsaydım!» dedi. Gerçekten, sakalı biraz uzamıştı. Ama masrafa girip dışarıda tıraş olmasının bir mânası yoktu. İtiraz ettim:

«Okulda jilet var. Yarın olursun. Şimdi vazgeç» dedim. Gözlerimin içine bakarak konuştu:

«Tıraş olmak mecburiyetindeyim. Çünkü ben bugün evleniyorum. Seninle düğün evine gidiyoruz!» dedi. Yalan söylüyor sanmış, kat’iyyen inanmamıştım. Lâkin tıraş olduktan sonra anladım ki iş doğru. Çünkü baktım ki kunduraları yeni ve elbisesi, Yüksek Muallimin verdiği yeni elbise, Ama her zamanki gibi ütüsüz... Çok şaşırdığımı tahmin edersiniz. Vapurla Kadıköy’e çıktığımız zaman dedi ki :

«—Bir otomobil tutalım ve düğün evine padişahlar gibi gidelim!» Tuttuğumuz araba gerçekten çok güzeldi. Diyebilirim ki şehrin beşinci veya altıncı derece güzel bir otomobili idi. Bindik ve düğün evinin yolunu tuttuk. Bir süre yol aldıktan sonra Arif Nihat :

«Refik be, böyle güzel bir arabaya bindikten sonra. Boğaza doğru biraz gezseydik!» diye göğüs geçirmesin mi? Dediğini yaptı. Şoför direksiyonu Boğaza doğru kırdı. Bir hayli araba sefası yaptık. Suadiye'ye, düğün evine geldiğimiz zaman, yatsı ezanı okunuyordu. Bütün davetliler ayak üzerindeydiler. Kayınpeder ve Kayınvalde dehşetli bir merak ve şaşkınlık içerisindeydiler. Ne ise, Arifle gelin koltuğa girip, gelin odasına geçtiler... Fakat aradan bir-iki saat geçtiği halde dışarı çıkmadılar. Herkeste yeni bir merak ve şaşkınlık başladı. Gelinin babası ve annesi bana gelip sızlandılar:

— Fikret bey bunlar galiba dışarı çıkmayı unuttular. Ne olur siz içeri girip kendilerini ikaz edin. Misafirleri daha fazla bekletmesinler. Çıksınlar artık dışarı!

Odalarının kapısını vurdum. İzin almadan içeri girdim. Baktımki karşı karşıya oturmuş konuşuyorlar. Ben : «Yahu bu kadarlık sohbet şimdilik yeter. Dışarı çıkın da millet sizi alkışlasın» dedim.

Arif salona çıkarken boynunu büktü: «Bana şu kadar dakika sonra çıkacaksın demediler ki!» diyerek özür diledi.

Sonra o gece sabaha kadar yenildi, içildi. Arif sanırım ilk defa o gece alkol aldı. Ve gerçekten o gece dünya evine girdi. İşte Arif Nihat’ın ilk evliliği böyle başladı. Yüksek Muallimin Mektebinin hem son sınıfında okuyor, hem de Anadolu Ajansında memur olarak çalışıyordu.

Yüksek Muallimi hepimizden önce bitirdi ama evliliği devamlı olmadı. Bana anlattığına göre karısıyla aralarında fikri ve ruhî geçimsizlik vardı. Eşi, «İstanbul’un asil bir ailesinden olduğunu» söylüyor Arifi bir köy çocuğu olarak görüyor ve sık sık Onu küçümsüyordu. Gururuna çok düşkün olan ve bir köy çocuğu olmakla daima şeref duyan Anf Nihat, bu suçlamalara ve küçümsemelere katlanamadı. Nihayet birgün bu evlilik ipi, Adana'da kopuverdi»

Refik Fikret'in bize göre çok enteresan oian bu açıklamasıyla Arif Nihat Asya’nın ilk evliliğine dair bilgiler edinmiş oluyoruz. Siz de bize Üstadın ikinci evliliğini anlatır mısınız? Nasıl tanıştınız ve nasıl evlendiniz ?

— 1939 yılının 1 Aralık’ında Adana Erkek lisesinde kimya öğretmeni olarak vazifeye başladım. Lisenin ilk kadın öğretmeni bendim. Çekingendim, ürkektim, utangaçtım. Herkesten sonra sınıfa girer, herkesten önce öğretmenler odasına koşardım. 1940 yılında, öğretmen arkadaşların aracılığı ve israrıyla lisenin edebiyat hocasıyla nişanlandım. Fakat çok kısa bir zaman sonra bu nişanda isabet olmadığını anlamıştım. Yapamıyacaktım. Evlenemiyecektim. Nişanlımın öğretmenler odasına girmesinden bile büyük huzursuzluk duymaya başlamıştım. Arif Nihat, nişanlımın arkadaşıydı.

Nişanlımın israrı üzerine araya girmiş bana gelmişti. Arkadaşının duygularından bahsediyor, aramızın düzelmesini istiyordu. Ben «Hayır» diye israr ediyordum. Bana dört - beş defa ricacı sıfatıyla geldiğini hatırlıyorum. Her defasında cevabım ayni oluyordu : «Ben Onunla evlenemem» Birgün yine öğretmenler odasında bana uzun uzun dil döktü. Sinirlendim ve kalktım. İçimin isyanını yüzüne haykırdım :

— Size Onunla evlenemem diyorum, anlamıyor musunuz? Birden önüme geçerek yolumu kesti. Kesin ve kararlı bir tavırla beni hayretlere boğdu :

— Öyleyse siz benimle evleneceksiniz!..

Çok şaşırmış, çok hayret etmiş, çok korkmuştum. Çünkü Arif Nihat o zaman 12 -13 yıllık evliydi. Gerçi ilk eşinden ayrılmak için bir boşanma dâvası açmış olduğunu biliyordum, ama iki çocuklu bir adamın bana evlenme teklif edeceğini aklımın ötesinden bile geçirmemiştim.

Liseye o zamanlar bisikletle gider gelirdi. Golf pantolon giyerdi. Kılığına - kıyafetine hiç dikkat etmezdi. Kışın paçaları çamur içinde olurdu. Yazın bisiklet dişlisinden parçaları lif lif dökülürdü. Şurası burası söküldüğü halde günlerce aldırmaz, umursamazdı... Ben bu adamla mı evlenecektim?

O günden sonra, Arif, kendi duyguları için yanıma gelir, gerçekten çok güzel, çok ince, çok şiir yüklü olarak konuşurdu. Bana yazdığı mektupları, aradan 35 yıl geçmesine rağmen saklıyorum. Hayattayken iznimi almış, onları «SEVGİ MEKTUPLARI» ismi altında yayınlamayı tasarlamıştı.

Zaman geçtikçe Arif’in zekasına, nüktedanlığına, şiirlerine hayranlığım artıyordu. Bilhassa soy adını sevmeye başlıyordum. Boşanma dâvaları biraz uzun sürdü. Nihayet 1941 yılının 4 Aralık gününde Adana’da evlendik. Beni, ağabeyimden istemek için bir yaz tatilinde Ankara'ya geleceğini duyduğum zaman itiraf edeyim ki bir hayli endişelenmiştim. «Ya yine öyle derbeder bir kıyafetle çıkıp gelirse ne olacaktı? Ağabeğimin gözünü dolduracak mıydı?» Korktuğum başıma gelmedi. Akşam kapımızı çaldığı zaman, üzerinde çok güzel ve temiz bir gri elbise vardı. Temiz bir gömlek giyinmiş, üstelik yaka düğmesini ilikliyerek kıravat bile bağlamıştı.

Ve yine hiç unutmuyorum, Adana’dan çok büyük bir muz hevengi getirmişti. Sonradan öğrendiğime göre Arif muzu çok seviyordu. Ve isteme merasimi bittikten sonra sokağa çıkan Arif’in ilk işi yaka düğmesini çözmek kıravatını gevşetmek olmuştu.

— Birinci evliliğinden galiba iki erkek çocuğu olmuştu. Çocuklar sizin yanınızda mı kaldı, annesine mi bırakıldı?

— Evet Arif’in birinci evliliğinden iki çocuğu vardı: Uğur ve Koray. Uğur 12-13 yaşlarındaydı, Koray da 5 - 6 yaşlarında. Boşanma dâvası görülürken, anne yine İstanbul’daydı ve çocuklar yanındaydı. Mahkeme çocukların anne şefkatine muhtaç olduğuna karar vermişti. Anne de tabii olarak çocuklarını çok istiyordu. Öyle oldu, Arif itiraz etmedi. Uğur, ortaokulu annesinin yanında okudu, liseyi Malatya’da bizim yanımızda ikmal etti. Harb okuluna girdi. Şimdi binbaşıdır. Koray da ortaokuldan sonra lise tahsilini Ankara’da bizim yanımızda yaptı. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinden mezun oldu. Uğur da, Koray da aklı başında ciddi, duygulu, efendi çocuklardı. Koray'ın şair yönü de vardı. Şiire iyi başlamış fakat devam etmemiştir.

— Koray konusuna bir açıklık getirmenizi rica edeceğim. Arif Nihat Asya 7 günlük iken ba basını kaybetti. 4 yaşında iken annesi evlenip gitti. Annesiz babasız büyüdü. Çok büyük sıkıntılar çekti. Bütün ömrü boyunca yetimliğin, öksüzlüğün çilesini yaşadı. Böyle olmasına rağmen Koray’ın üniversite tahsili yaparken evden kopmasına, hatta daha sonra Koray'ın soyadını değiştirmesine nasıl seyirci kaldı?

— Arifi sağlığında ençok, ama ençok üzen konulardan birisi buydu. Hatta o kadar ki, has- tahanede bile bazı yakınlarına bu konuyu açmış içinin hüznünü, öfkesini dökmüştü.

Önce şunu açıklıyayım ki Arifin hayat hikâyesiyle, benim hayat hikâyem biribirine çok benziyor. Onunla İstanbul'da yaşadığımız semtler, okuduğumuz okullar, çektiğimiz sıkıntılar, acılar, bile ayni. Ben de küçük yaşlardan itibaren anasız - babasız büyüdüm. Marazî derecede hassas bir çocuktum. Yani ruh kanseri diye bir hastalık olsa, bana konulacak teşhis bu olacaktır.

Koray konusunda ben bir vicdan azabı içinde değilim. Ona üvey annelik yapmadım. Arif te baba olarak kusurlu değildi.

Koray hassas çocuktu, alıngandı, şair mizaçlıydı. Annesinden uzak bulunmanın zaman zaman çok tabii olan hırçınlıklarını yaşıyordu. Ve bizim yanımızda yeri olmadığına inanıyordu. Yeni kardeşleri Fırat ve Murat’la çocukluk mes’eleleri dışında belli başlı bir geçimsizlikleri de yoktu. Birgün evi terk etti ve bir bekâr arkadaşıyla kiraladığı bir başka eve taşındı. Koray'ın evi terk etmesinde biz suçlu olsa idik, Arif, buna kat’iyyen göz yumamazdı. Bizden uzaklaşmayı, Koray israrla istediği ve Arif te kendisine ve bize atfedilecek bir suç göremediği için üstüne varamadı. Ama bir süre sonra Koray, soyadını değiştirince evde kıyamet koptu. Arif, yıllarca söylendi durdu.

— Asya soyadı Koray için bir şeref meselesi olduğu halde ARIN soyadını almasının başka sebepleri de yok mu acaba?

— Arın, Koray’ın annesinin kızlık soyadıdır. İstanbul’da Koray’ın bir dayısı ve yengesi vardı, Çocuksuzdular. Koray’ı manevî evlât edinmek istemişler vefatlarında miraslarının Koray’a kalmasını arzu etmişler.

Koray da bu münasebetle vapılan teklife itiraz etmemiş. Babasına karşı bir büyük kırgınlık içinde bulunduğunu katiyyen sanmıyorum. Arifin vefatında, hıçkırıklara boğulduğunu gözlerimle gördüm.

— Arif Nihat Asya’nın bazı özelliklerinden de bahseder misiniz?

— Tahmin edemiyeceğiniz kadar mütevaziydi. Tahmin edemiyeceğiniz kadar da gururlu... Malatya’da lise Müdürü olarak bulunduğu yıllarda hademenin bir iş için eve geldiği olurdu. Malatya Trahomdan kaynıyordu. Hademenin de gözleri çipil cipil trahomluydu. Çocuklarımız vardı. Ama Arif, eğer yemek zamanıysa, hademeyi kat’iyyen bırakmaz israrla yemeğe alıkor, üstelik ayni masaya oturturdu. Ben yemekte hademenin gözlerine bakamazdım. lokmalar boğazıma takılırdı. Arif, hademenin karşısına oturarak, gülerek, konuşarak karnını doyururdu.

Kalender mizaçlıydı. Ondan şikâyetçi olduğum tek nokta budur. Bizim ısrarımız ve itirazımız olmasa, aylarca ayni elbiseyi giyer, gömleğini kolay kolay değiştirmezdi. Fırat’la, Onun elbiselerini gizlice değiştirdiğimiz çok olurdu. Buna bir şartla itiraz etmezdi. Eski elbisesinin ceplerini, yeni elbisesinin ceplerine aynen yerleştirmek kaydıyla...

Kat'iyyen yemek ayırmazdı. 35 yıllık evlilik hayatımızda, Onun tek defa olsun bir yemeğe itiraz ettiğini hatırlamıyorum. Bununla beraber beğendiği yemekler de vardı. Zeytinyağlı dolma ile çılbırı sever, yumurtaya bayılırdı. Birgün Adana da: «Bana yirmi yumurtayı yağda pişir de doyuncaya kadar yiyeyim!» diye gelmişti.

Kahve tiryakisiydi. Önceleri günde, mutlaka üç kahve içerdi. Son yıllarda, gece yarısı kalkıp kahve pişirdiği de olurdu. Bir konferans için kendisini İzmir'e davet etmişler, en lüks otelde oda ayırtmışlardı. Fakat akvaryumlarla. saksılarla süslü otelin kahve ocağı yoktu. Arifin kahve tiryakiliği başkaldırınca. çok basit olan, içinde takunyalarla dolaşılan, ama kahve ocağı bulunan bir başka otele taşınmak mecburiyeti doğmuştu.

Arif, ayni zamanda bir mevlevi şeyhi idi. Kendisi Üsküdar Mevlevihanesi postnişinlerinden Remzi Akyürek'ten el almış, dervişlik yolundan geçmiş, sonra manevi yollarla kendisine şeyhlik, yani irşad edicilik makamı verilmişti. Yüzden fazla müridinin olduğunu sanıyorum. Bunlardan bir kısmı eve gelirdi. Bir kısmını da kendisi ziyarete gider, onlara mevleviliğin erkânını anlatırdı.

Mevlânâ'ya ve Yunus Emreye hayrandı. Mesnevi ve Divan-ı Kebir, elinin altından, başının ucundan eksik olmazdı.

— Başka özellikleri?

— Çiçeklere karasevdalıydı. Adana’daki evimiz çok büyüktü. Her odası, tıklım tıklım çiçek saksılarıyla doluydu. Arif, o yıllarda ya saksı önlerinde saatlerce oturarak çiçekleri seyreder, topraklarını kazır, karıştırır, yahut ta çiçeklerin ortasına bağdaş kurarak oturur, kağıtlarını, kitaplarını, defterlerini etrafına sererek çalışırdı.

Edirne'ye sürgün gittiğimiz zaman, eşe dosta dağıttığımız saksılar, tıka basa bir kamyonla, iki özel arabayla ve bir ciple taşınmıştı.

Ençok sevdiği meyve muzdu. Ramazanlarda parça et yiyebilmek için, kasaplarda saatlerce beklediği olurdu. Çakmaklara, tesbihlere ayrı bir merakı vardı. En mükemmel çakmaklar yanında, kavlı - fitilli çakmakları bile aratır, buldurur, kullanırdı. Onun meşhur tesbih kolleksiyonundan da haberdarsınız. Ağızlığı ve tesbihi hiç elinden düşmemiştir. Öğretmenlik yaptığı yıllarda, bir gün bir müfettiş, nezaket kaidelerine âzami derecede uyarak, sanki bir başkasını kast ediyormuş gibi konuşmuş ve Arife «Öğretmen arkadaşların tesbih çekmelerine bir türlü alışamadık!» demişti. Arifte anlamamazlıktan gelerek cevap vermişti «Üzülmeyin, üzülmeyin! Ben sizi alıştırırım!»

Köy el sanatlarına bayılırdı. Son zamanlarda bir heybe getirtmiş bir başka yakınına da çoban kepeneği ısmarlamıştı.

Amatör fotoğrafçılığı vardı. İddialı ve güzel fotograflar çektiğini söyliyebilirim.

Paraya kat’iyyen, kıymet vermezdi. Maaş aldığı zaman, daha zarfını bile açmadan götürüp arkadaşlarının masasına attığını ve «herkes içinden ihtiyacı kadar alsın: kalanı da bana yeter!» diye odadan çıkıp gittiğini yakın arkadaşlarından dinlemişimdir...

— En çok sevdiği müzik?

— Mezarında mehter müziği çalınmasını yazmış, söylemişti. Türk Halk Müziğini ve Klasik Türk Musikisini elbette çok seviyordu. Bize kesin olarak ihtarda bulunmuştu:

«Ben namazda bile olsam: Aylaçin — Estergon Kalesi, — Güller arasında Seni bensiz gören olmuş — Şahane gözler -Çırpınırdı Karadeniz, gibi şarkılar çalındığı zaman, radyonun sesini hemen açacaksınız. Yoksa radyoyu yere vurur kırarım!» demişti.

— Hayatında, en çok pişmanlık duyduğu bir olayı hatırlıyor musunuz?

— Gençliğinde bir ara avcılık yapmış, sonra bundan müthiş bir pişmanlık duymuştu. O kadar ki. Adana’da iken evimize çiyanların akreplerin girdiği olurdu da, Arif onları bile öldüremez, tutar tutar sokağa fırlatırdı. Bir defasında yaralı bir güvercin yavrusu bulup getirdiğini, kendi papuçlanndan birisini şurasından burasından kesip içerisine pamuk koyduğunu, böylece güvercin yavrusuna küçücük bir yuva yaptığını ve yaralı hayvanı haftalarca o yuvada tedavi ettikten sonra azad ettiğini, bugün gibi hatırlıyorum.

— Bir defasında bana, gençlik yıllarındaki bir aşkından bahsetmişti.

Bütün parmak uçlarını yukarı kaldırarak birleştirmiş ve ellerini teraziliyerek anlatmıştı: Ah demişti benim o gençlik yıllarında bir ceylan sevgilim vardı; tariflere sığmazdı. Sonradan gördüm bir de güze! kız doğurmuş ki koy cebine götür!.. Ama şimdi sevgilim de benim gibi kaknem olmuş gitmiş, demişti. Size gençlik yılarındaki aşklarından bahsetmiş miydi?

— Eh işte size bahsettiği kadar. Bana Nadire isimli bir kıza âşık olduğunu anlatmıştı, ama derinlemesine açıklamamıştı. Nadire’nin çok güzel bir kız olduğunu. evlendiğini, çok güzel bir kız doğurduğunu ben de biliyorum. Onu bugüne kadar görmedim. Yalnız, Hoca'ya gençlik yıllarında bazı kız öğrencilerinin çok ilgi gösterdiklerini biliyorum. Uzun yıllar sonra, bu durumu bizzat kendileri bana anlatmışlardır Meselâ Arif, Adana’da Kolejde, derse girdiği zaman, kızların başlarını örtüp oturduklarını, «Hayrola kızlar, başınızı niye örtüyorsunuz?» sorusuna kızların fıkırdayarak: «Siz namahremsiniz de ondan hocam!» diye cevap verdiklerini biliyorum. Ve yine ayni kızların ders sonunda, Arifin sınıf defterini imzalarken başına üşüştüklerini, yakın temasları ve sıcak nefesleriyle Onu ürperttiklerini, şaşkına çevirdiklerini de biliyorum. Bunları Ariften dinlemedim. Bunları, akıllarını sonra başlarına toplayan o domuz, kızlardan dinledim.

— Yazdığı aşk şiirlerini kıskandığınız, bu münasebetle kendisine müdahale ettiğiniz oldu mu?

— Arif bir gönül adamıydı. Yunus Emre gibi : «Ha demeden hayran olan» bir yaradılışı vardı. Bilirdim ki bir güzel göz, bir tutam saç. bir güzel çocuk, bir güzel çiçek — böcek, hatta bir güzel çakıl taşı. Onun hayranlık duygularını okşamaktadır.. Gittiği her yurt köşesinden ya bir uzun şiir, va bir rübai ile dönmüştür. Ben yazdıklarının şiirde kaldığına inanırdım. Bu bakımdan aşk şiirlerini kıskanmazdım. Yalnız, bazan. çevremizdeki güzelliklerin şiirini yazarken kendisine ikazda bulunurdum. Alenî olmamasını isterdim. Yani yazılan şiirin, filan kimse için yazıldığının belli olmamasını dilerdim. Arif, gülümseyerek «peki» der geçerdi ama, galiba yine içinden geldiği gibi yazardı.

Ne şiirden, ne şöhrettendir
Mutluluğum Servet'tendir!
mısraalarını sık sık söylerdi. Mutluluğu. bende bulduğuna inanır, kıskanmazdım.

— Öyleyse Onu üzen, kızdıran. duygulandıran olayları dinleyelim sizden.

— Gezetelere dergilere gönderdiği yazılardan, hele şiirlerden tek kelime, tek cümle, tek mısra noksan yazıldı mı veya yanlış dizildi mi kıyameti koparırdı. Günlerce kendisine dert edinir, sonra oturur ilgililere çok sert mektuplar yazardı.

Onu adeta yıkan iki hadiseden birisi, kızımız Fırat'ın evlilik birliğinin bozulmasıdır. Fırat’ın oğlu Hakan’la kendisi arasında bir kader benzerliği bulurdu:

«Ben büyüdüm babasız yetim
Benim bir torunum var; babalı yetim!»

diye hayıflanırdı.

Onu yıkan ikinci hadise ise oğlu Koray’ın soyadını değiştirmesidir. Arif, çok mütevazı olmasına rağmen bir toplulukta kendisine emredilir gibi hitap edilmesine katiyyen tahammül edemezdi. Malatya Lisesi’nde Müdür iken Maarif Bakanı Hasan Âli Yücel ile takışmaları meşhurdur. Bakan liseyi «hapishaneye» benzettiği için Arif hep «Hapishane Müdürü sıfatıyla» söze başlamış, Bakan Arifin paçalarını neden çamurlu olduğunu sorunca, da Ondan «Paçalarımın ağzınızda işi ne» cevabını almıştır.

Arif için çok alıngan bir kimseydi diyebilirim. Birisine darıldı mı kolay kolay barışmazdı.

Son yıllarda bir defa olsun kapısını açmayan, bir telefonla olsun hatırını sormayan yakın dostlarına çok kırıldığını soyliyebilirim. Meselâ kimlere? divc sormayın bunların sayısı o kadar çok ki...

Ben Arifin aşırı hassasiyetini, aşın alınganlıklarını, yetim büyümesine ve 43 yaşına kadar anne, yüzü görmemesine de bağlıyorum.

— Çatalca’nın İnceğiz köyünden yabancı bir diyara, Akka’ya gelin giden annesiyle, Hoca’nın 40 yıl sonra nasıl buluştuklarını anlatır mısınız?

— Arif 7 günlük iken babasını kaybetmişti. 4 yaşına geldiği zaman annesinin kısmeti çıkmıştı. Üvey baba, aslen Akka’lıydı. Bir görev münasebetiyle İstanbul’a gelmiş, Arifin annesine talib olmuştu. Evlenmelerine Arifin dedesi itiraz etmemişti ama Arifi de anaya teslim etmemişti.

Yeni evliler bir süre İstanbul’da oturmuşlar, bir de çocuk sahibi olmuşlardı. Sonra üvey baba Abdürrezak, eşi Fatma’yı yanına alarak memleketi olan Akka’ya gitmek istemişti.

Anne, İstanbul’dan ayrılırken beraberinde ilk eşinden olan yavrusu Arifide götürmeyi şiddetle arzu etmişti. Kayınpederi, yani Arifin dedesi, annenin bu isteğine karşı koymuştu.

Anne, Anayurdundan ve Arifinden ayrılınca misilsiz bir acı duymuş, bu acıdan dolayı süt zehirlenmesi meydana gelmiş, ikinci yavrusu daha Mersin'e varmadan kucağında kalmıştı. Bir yavrusunu İstanbul’da bırakan, ikinci yavrusunu Mersin'de toprağa veren bir ananın acısını nasıl anlatabiliriz.

Anne, Akka’ya gittikten sonra Arifini unutamamış, Türkiyeden her gidene sormuş, soruşturmuş ve Arifin Adana'da öğretmen olduğunu öğrenmişti. Dışişleri Bakanlığı'na başvurmuş, oğlunun kesinlikle bulunmasını istemişti. Anne ile kesin irtibat kurulunca bize de 1974 yılında kalkıp Akka’ya gitmek farz olmuştu.

Zor bir yolculuktan sonra Arifle Akka'ya gittik. Verilen adresi bulduk. Bizi bir takım kimseler karşıladılar. Bunlar Türkçe bilmiyorlardı. Biz çok büyük bir merakla anneyi bekliyorduk. Biraz sonra çiçekler kadar temiz ve nur yüzlü bir kadın sürünerek çıka geldi.

Arifin annesini, böyle bulacağımızı, hiç mi hiç düşünmemiştik. Zavallı kadın Akka’da felç olmuştu. Arif adeta dondu kaldı. Anne sessiz sedasız, ama uzun uzun ağladı. Ne Arif anasına sitemde bulundu ne de Ana Arife kendisini mazur göstermeye çalıştı. Herşcy ortadaydı... Orada öğrendik ki Arifin Akka’da Ferid ve Seniye isimli iki üvey kardeşi daha vardı. Ferid El-Ezher üniversitesini bitirmiştir 3 çocuk babasıdır. Seniye ise 6 çocuklu ev hanımı. Akka’da bir hafta kaldık. Adana’ya döndükten bir yıl sonra Anne ve üvey baba, yahudiler Akka’yı zabt edince bizim yanımıza sığındılar. Adana’ya gelişlerinden kısa bir zaman sonra, bizi Edirne’ye sürmesinler mi? O yıl Edirne'de bizi —25, — 30 derece olan soğuklar karşıladı. Müthiş kışa dayanamadılar. Beyrut'a dönmek mecburiyetinde kaldılar. Bir kaç yıl sonra annenin ölüm haberi geldi. Üvey kardeşleri şimdi nerededir bilemiyoruz.

— En son şiirini, en son gününü ve en son sözlerini lütfeder misiniz?

— Hastahanede yazdığı şiirlerden birisinin ismi ECEL. Arif, bir kaza neticesinde ölmeyi istememişti. Annesi gibi elden, ayaktan olmayı da, (yarım yaşamayı da) çekilmez bulmuştu. ECEL şiirinde Onun bu korkuları vardır. Sanırım ki son şiiri de budur :

Kazasından olmasın, sahbasından olsun
Ve el almasın sen al!
Takdirine teslimim...
Ama bana sorarsan;
Demem elbet; varken al!
Ancak, sonunda yarım yaşıyacaksa gövdem
Yalvanrım Allahım; canımı bütünken al!

Arifin bu dünyadaki son günü 5 Ocak 1974. Son saati 21. 10. O günü 18. 30 sularına kadar en iyi siz biliyorsunuz. Yanındaydınız ve konuşmalarınızı uzun uzun TÖRE’de yazdınız.

Sizden sonra ben geldim. Arif «Bugün 5 Ocak mı?» diye sordu. 5 Ocaklarda çok duygulanırdı. Çünkü 5 Ocak 1922 yılında Adana, düşman istilasından kurtulmuştu. Ve Arif O meşhur BAYRAK şiirini bir 5 Ocak gününde yazıp bitirmişti ve şiir ilk defa bir 5 Ocak gününde, öğrencilerinden Aydın Gün tarafından büyük kalabalıklar önünde okunmuştu.

«Evet 5 Ocak!» dedim. Duygulandı, daldı gitti.

Birgün önce, doktorların bütün muhalefetine rağmen tam 4 paket sigara içmişti.

«Bak Arif dedim gel seninle bu 5 Ocak günlerinin yüzü suyu hürmetine yemin edelim ve şu sigarayı beraberce bırakalım!» dedim.

«Kabul ama yavaş yavaş... Öyle birden üstüme varma!» dedi.

Anlaştık dedim «Kahve ister misin?» diye sordum.

«Sulu sepken bir kahve içelim haydi» dedi.

Kahvesini yapıp getirdim. Bir de sigara istedi. Ama yaktığı sigaradan sadece bir nefes aldı; gerisini içmek istemedi. Kahvesini bitirdikten sonra nefes-alış verişleri biraz zorlaştı. Kendisini yatağına çıkardım. Sol tarafının üzerine yatmak istedi. Kalbi sıkışmasın diye sırtını, üst üste koyduğum üç yastığa dayamak istedim. Birden çok acaib tarzda bir nefes aldı. Yüzüne baktığımda gözleri kaymış elleri yumruk halinde sıkışmış başına doğru kalkmıştı. Çok korktum «Yapma Arif! Yapma Arif» diye bağırdım. Ellerini açtım. Yüzüne su serpmeye başladım.

Gözlerini kendiliğinden yumdu. Ellerini usulca iki yanına indirdi. Yarı anlaşılır, yarı anlaşılmaz bir sesle Kelime-i şehadet’i getirmeye çalıştı ve göğsünün son nefesini, büyük bir samimiyetle inandığı ve bağlandığı yaradanının mübarek ismi için üfledi : ALLAH!

YAVUZ BÜLENT BAKİLER
Hisar, Sayı:45

ŞİİRLERİ



ARKADAŞINIZA GÖNDERMEK İÇİN:





ŞİİR PARKI