Bugünkü tarihi bilgilerimize göre Türk halk müslümanlığının adı bize kadar intikal etmiş ilk mübeşşiri sayılan ve bu yüzden de Pir-i Türkistan diye tanınan Ahmed-i Yesevî, bilindiği gibi ilim alemince ilk defa, merhum Fuad Köprülü tarafından yayınlanan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (İstanbul 1918) isimli klasikleşmiş araştırma sayesinde tanınmıştır. Ondan bugüne kadar da Türkiye'de ve Batı'da bu konu, yine F. Köprülü'nün bizzat kendi tarafından İslam Ansiklopedisinin Türkçe baskısı için kaleme
alınan "Ahmet Yesevî" maddesinden başka, bilinenlere katkı niteliğinde herhangi bir araştırmaya şahit olmamıştır. Tabii bu değerlendirmeden, bugün Ahmed-i Yesevî'nin türbesini ve geleneklerini barındıran Kazakistan'da yapılan araştırmalar hariç tutulmalıdır. Fakat Türkiye bugüne kadar bunlara ulaşmak imkanını ancak yeni elde etmektedir.
Buna paralel olarak, uzun asırlardan beri, ilmi muhitler ve belirli sufi çevreler hariç tutulursa. Batı Türkleri, dolayısıyla Türkiye Türkleri, Ahmed-i Yesevî'yi pek fazla tanıma imkanı bulamamış; bir
Mevlana Celaleddin-i Rumi, bir Hacı Bektaş-ı Veli, bir Yunus Emre veya Hacı Bayram-ı Veli ölçüsünde bağlanma derecesine erememişlerdir. Fakat öyle görünüyor ki, bundan sonra bu muhterem atalarını daha iyi tanıma fırsatı bulacaklar ve kendi köklerini daha iyi keşfetme ve anlama imkanına kavuşacaklardır. Bize öyle
geliyor ki Ahmed-i Yesevî, vaktiyle hayatta iken oynadığı tarihi rolün bir benzerini bir kere de ölümünden sonra oynayacak ve Türkiye Türkleri ile diğer Türk Dünyası arasında kurulmaya çalışılan kültür köprüsünün en önemli kemerlerinden birisini teşkil edecektir.
Ahmed-i Yesevî'yi tanımak, İslâm'ın Orta Asya macerasını tanımak demek olduğu kadar, Türk müslümanlığını da tanımak demektir. Türk müslümanlığını tanımak ise, İslam'ın dünya yüzündeki en önemli ve en evrensel çehrelerinden birini tanımak anlamına gelir. Türk halk sufilik geleneği, bize intikal eden kaynaklarına bakılırsa, bu geleneğin coğrafi ve kronolojik safhalarını bir arada yansıtan üç evliya veya sufi zümresinden
bahseder:
1) Türkistan Erenleri
2) Horasan Erenleri
3) Rum Erenleri
Bunlardan birincisi, Orta Asya'da İslam'ın yayılmasına ön ayak olan erken Türk sufilik geleneğini, ikincisi bu birincisinin de kaynağını teşkil eden ve aynı zamanda üçüncüsünü de geniş ölçüde etkileyen Horasan Melametiyyesi'ni, üçüncüsü ise Anadolu'da oluşmuş sentezi temsil ederler:
İşte Ahmed-i Yesevî, ilhamını Horasan Melametiyye'sinden alan, ama, merhum Köprülünün ifade ettiği üzere, bunu Orta Asya Türkleri'nin kültür ortamına uyarlıyarak bir çeşit Türk müslümanlığı meydana getiren Yesevîlik tarikatının kurucusudur. Biz, Ahmed-i Yesevî'nin kim olduğuna, nasıl bir kültürün ve islam anlayışının temsilcisi bulunduğuna, sufilik anlayışına, misyonuna, kurduğu tarikatın mahiyet ve yapısına dair şahsi düşüncelerimizi ve mütalaalarımızı, geçen yıl Ankara'da Eylül ayında Kültür Bakanlığı Halk Kültürünü Araştırma Dairesi tarafından yapılan I. Milletlerarası Ahmet Yesevî Sempozyumu'nda dile getirmiş olduğumuzdan, burada yalnızca tarih perspektifi içerisinde Türk dünyasında Ahmed-i Yesevî'nin bugünkü yerine kısaca temas etmek istiyoruz.
Önce şunu hemen belirtelim ki, geçen yılki bildiride de geniş ölçüde tartıştığımız üzere, Ahmed-i Yesevî'yi ve Yesevîliği;
a) Nakşibendilik öncesi (XIV. yüzyılın ikinci yarısından önce),
b) Nakşibendilik sonrası (XV. yüzyıldan sonra)
olmak üzere ele almak gerekir. Tarihte yaşamış Ahmed-i Yesevî'yi birinci dönem yansıtır, ikincisi ise, daha çok, Nakşibendilik geleneklerinin süzgecinden geçmiş ve aslından bir hayli farklılaşmış Ahmed-i Yesevî"yi yansıtmakta olup, bugünkü Orta Asya Türk kültüründeki Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik imajının da temelini oluşturur.
Ahmed-i Yesevî'nin ve Yesevîliğin, ve tabiatıyla buna bağlı geleneklerin, Orta Asya (eski Maveraünnehir)'dan başlıyarak zaman içinde batıya doğru çeşitli Türk memleketlerinde tanınıp yayılmasını sağlayanlar, hiç şüphe yok ki, daha onun sağlığından itibaren kendilerini bu işe adayan halifeleri olmuştur. Biz bu halifelerin kimler olduklarını, ancak XV. yüzyıldan sonra, yani Nakşibendi gelenekleri dahilinde yazılan Reşehatü
Ayni'l-Hayat (Hüseyin.b. Ali el-Vaiz el-Kaşifi) ve Cevahiru'l-Ebrar min Emvaci'I-Bihar (Hazini)" gibi
konuyla ilgili temel nitelik taşıyan kaynaklardan öğrenebiliyoruz (Yesevîliğin-Ahmed-i Yesevî'nin Divan-i Hikmeti'i dahil - kendi kaynakları elimizde olmadığı için bugün yapılacak başka bir şey de yoktur).
Bunlara göre Ahmed-i Yesevî'yi ve Yesevîliği Hakim Ata (Süleyman Bakırgani) (Öl. 1186), Mansur Ata (Öl. 1199), Said Ata (1218) vb. halifeler Türkistan'a yaydılar. Buradan Harezm (yaklaşık olarak bugünkü Türkmenistan)
sahasına geçildi. Moğol istilasına tekaddüm eden 1210'lu yıllarda Yesevîlik Horasan ve Azerbaycan'a girdi. Moğol istilasıyla birlikte de bütün bu sayılan mıntakalardan vuku bulan göçlerle Anadolu'ya nüfuz etti.
Aynı yıllarda Yesevîliğe çok benzeyen ve Tacü'l-Arifin Seyyid Ebu'l-Vefa (Öl. 1105) tarafından kurulan Vefailik, Dede Garkınla Anadolu'ya ayak bastı. Diğer yandan da kendi öz memleketinde, yani Maveraünnehir (yani bu günkü Kazakistan)' de Nakşibendiliğin doğuşuna kadar, yaklaşık iki yüzyıl orijinal haliyle sürdü. Ayrıca XIII.
yüzyıl başlarında İran'da Kutbu'd-Din Haydarın kurduğu Haydariliğin oluşmasına büyük katkıda bulunarak bu kanalla da bir yandan Hindistan'a kadar yayılırken, diğer yandan Anadolu'ya girdi.
Şunu unutmadan hemen belirtelim ki, bu dönemde Yesevîlik, hem Orta Asya'da, hem de Anadolu'da, Ahmed-i Yesevî'nin gerçek tarihi şahsiyetine ve içinde yayıldığı göçebe Türk boylarının sosyo-kültürel yapılarına uygun olarak heterodoks bir nitelik taşımaktaydı. Bugünkü bilgilerimiz, Yesevîligin pek tabii olarak onu
doğuran Melameti-Kalenderi sufiliği ile sıkı sıkıya bağlı bulunduğunu, XIII-XV. yüzyıllar Anadolu halk sufiliğinin de geniş ölçüde bu sufi mektep tarafından sımsıkı kavranmış olduğunu daha iyi görmemizi sağlamaktadır.
XIII. yüzyılın' ilk çeyreğinde, merhum Köprülü'nün gösterdiği üzere, Anadolu'ya bu hüviyeti temsilen
gelen Yesevî ve Hayderi dervişleri, Ahmed-i Yesevî'nin vefatından sonra geçen yarım yüzyıllık bir süre içinde oluşan Ahmed-i Yesevî ile ilgili bütün yazılı ve sözlü gelenekleri olduğu gibi buraya taşıdılar. Ahmed-i Yesevî her iki tarikatın da ortak evliyası oldu. Hatta bu devirde Ahmed-i Yesevî'nin menkıbelerini anlatan bir de Menakıb-ı Hace Ahmed-i Yesevî isimli bir eserin kaleme alındığını biliyoruz. XV. yüzyıl sonlarına kadar varlığı bilinen bu menakıbname eğer bugün elimizde olsaydı, belki onun hakkında daha çok bilgimiz ve Nakşibendi kaynaklarını kontrol imkanımız bulunacaktı.
Bununla beraber, bize ulaşmayan bu menakıbnameden, XV. yüzyılın sonlarında Bektaşilik geleneği içinde kaleme alınan Velayetname-i Hacı Bektaş-ı Veli'nin
yazarı Uzun Firdevsi faydalanmış ve özet olarak da olsa, Ahmed-i Yesevî'ye ait bir yazılı metin meydana getirmiştir. Velayetname'deki bu metin, Nakşi kaynakları dışında, üstelik Anadolu'da meydana getirilmiş tek metin olması itibariyle bizim için büyük bir önemi haizdir.
Her halükârda bugün, Yesevîliğin Anadolu'da daha XIII. yüzyılda, başında Hacı Bektaş-ı Veli
(Ö1.1270)'nin bulunduğu Haydarilik tarafından eritildiğini, Haydariliğin, Hacı Bektaş kültürü etrafında gelişen bir kolunun XVI. yüzyıl başlarında bağımsız hale gelerek Bektaşilik tarikatı'nı oluşturduğunu çok iyi biliyoruz.
Böylece Yesevîliğin XIII. yüzyılda Anadolu'ya taşıdığı Ahmed-i Yesevî ile ilgili bütün geleneklere bu yüzyılda Haydariliğin, XV. yüzyıl sonlarında da Bektaşiliğin varis olduğunu; XV. yüzyılda yayılan Rumeli fetihlerine paralel olarak Bektaşiliğin Balkanlara geçtiğini ve onun aracılığıyla da Ahmed-i Yesevî geleneklerinin buralarda tanınma imkanına kavuştuğunu söyleyebiliriz.
Burada unutulmadan altı çizilecek husus, Ahmed-i Yesevî geleneklerinin Anadolu ve Rumeli sahasında XV. yüzyıla kadar yalnızca Haydari Tarikatı çevrelerine; XVI. yüzyılda ise buna paralel olarak Bektaşi muhitlerine inhisar etmiş olduğudur. Diğer yandan yine XV. yüzyılda Nakşibendiliğin Anadolu'ya daha doğrusu Osmanlı imparatorluğu sınırları içine girmesiyle birlikte, bu defa Nakşibendiliğin yapısına uygun bir biçimde iyice sünnileşmiş bir Ahmed-i Yesevî imajı birincisine paralel bir şekilde gelişti. Böylece bir yanda Bektaşiliğin yapısına, diğer yanda Nakşibendiliğin karakterine uygun iki Ahmed-i Yesevî ortaya çıktı ve günümüze kadar geldi. Burada şu vakıanın altını çizmek zorundayız ki, Anadolu'dan Balkanlara kadar uzanan geniş alan içerisinde Ahmed-i Yesevî, belirtilen bu iki tarikat çevresinin dışında ve hatta halk arasında pek tanınmak durumuna gelemedi ve hiç bir zaman Anadolu ve Rumeli'de yaşamış sufiler kadar popüler olamadı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Ahmed-i Yesevî'nin asıl mühim rol oynadığı saha, bizzat kendisinin ve Yesevîliğin doğduğu Türkistan sahası oldu. XIV. yüzyılın ikinci yarısında Muhammed Bahaü'd-Din-i Nakşibend (öl.l389)'in kurduğu Nakşibendilik, merhum Fuad Köprülünün ifadesiyle, Maveraünnehr'in büyük
İslâm merkezlerindeki Sünni İran kültürünün Türk-Moğol paganizmine karşı bir aksülameli olarak tarih sahnesine çıkarken buralarda şöhreti çok yaygın ve saygın bir evliya hüviyetiyle yaşamakta olan Ahmed-i Yesevî'nin hatıralarından geniş ölçüde yararlandı. Bir yandan Ahmed-i Yesevî'nin eski imajı giderek Nakşibendiliğin doktrin yapısına uygun bir manzara kazanırken, diğer yandan onun Divan-ı Hikmet'i, aynı
doğrultuda zaman içinde revizyona tabi tutuldu, İçine aynı tarzda söylenmiş başka hikmetler karıştı ve böylece zamanımıza kadar geldi. İşte bugün elimizde bulunan çeşitli Divan-ı Hikmet nüshaları, tıpkı bizde Yunus Emre Divanı'nın uğradığı maceranın bir benzerinin sonucu olarak oluştu. Bu yüzden bugün Ahmed-i
Yesevî'nin ağzından çıkan hikmetleri toplayan bir Divan-ı Hikmet nüshasına sahip değiliz.
Bu değişim ve uyarlanma süreci sonunda, bir Melameti-Kalenderi şeyhi olan Arslan Baba'nın en ileri gelen halifesi Ahmed-i Yesevî, Nakşibendiliğin oluşmasında katkısı bulunan ve Hacegan diye anılan silsilenin bir üyesi olarak takdis olunmağa başlandı ki, Hace unvanını alışı bu sebepledir.
Bundan sonra o artık hep Hace Ahmed-i Yesevî diye günümüze kadar anılagelecektir. Böylece Ahmed-i Yesevî ile Nakşibendiliğin özdeşleşmesi süreci tamamlanmış oluyordu. Ahmed-i Yesevî artık XV. yüzyıldan itibaren çeşitli Orta Asya Türk ülkelerinde ve özellikle bugünkü Kazakistan'da İslamiyet'in, özellikle de halk islamlığının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve adeta İslamiyet'le özdeş sayılır olmuştur.
XVI. yüzyılın sonlarına doğru bu havaliden kalkarak II. Selim zamanında İstanbula gelip yerleşen Hazini, Maveraün- nehir'deki seyahatları esnasında derlediği Ahmed-i Yesevî menkıbelerini işte bu çerçeve içinde kaleme almış ve yukarda zikredilen Cevahiru'l-Ebrar isimli eserini III. Murad'a sunmuştur. Burada anlatılan Ahmed-i Yesevî artık tam manasıyla güçlü bir kültür konusu olarak buralar halkının hafızasına yerleşmiş ve islami değerler bütününün timsali haline gelmiştir. Bu itibarla bir anlamda Ahmed-i Yesevî'yi ve etrafında teşekkül eden gelenekleri anlamak demek, Orta Asya müslümanlığını anlamak demek olacaktır.
Öyle ümid ediyoruz ki, önümüzdeki yıllar, diğer yönlerden olduğu gibi, bu yönden de bize geniş imkanlar tanısın ve Türkiye'deki bilim adamlan, Ahmed-i Yesevî'yi kendi öz memleketinin toprakları üzerinde tanımak ve araştırmak fırsatına kavuşsunlar. Böylece, uzun asırlar boyu birbirinden ayrı kalmış Batı Türk dünyasının Ahmed-i Yesevî'si, Doğu Türk dünyasının Ahmed-i Yesevî'si ile birleşerek bütünü tamamlasınlar. Böylece Türkiye ile Asya'daki Türk devletleri arasında sağlam bir şekilde kurulmasını arzu ettiğimiz kültür köprüsünün büyük bir taşı da yerine konmuş olur.
Prof Dr. AHMET YAŞAR OCAK
Vakıf Haftası Dergisi, Sayı: 10 (1993), S. 35-37

ŞİİRLERİ