GRİ DİVAN'LA

Gri Divan'ı okuyorum. İlk okuyuşlardan sonra, kaç yıldır şurasına burasına yeniden yeniden dokunuşlardan sonra, bu yaz daha derin ulaştığımı duyuyorum. Hüzünle doluyor içim: Demek güme gidiyor çoğu şiir, üstünden okumalarla. Diyorum ki sezdiğimizi sevmekle bırakmamalı, şairin yaptığını (belki tersten) yapmalı, kazmalıyız bizden ona doğru. Ve derinden.

Gri Divan için notlarımda, "çoğul bir destan" nitelemesini görüyorum. Enis Batur kitabın daha ilk şiirinde gözlenen bir şey yapıyor: Dizeyi örseliyor. Düzyazıya teğet geçen ama asla asla şiiri yitirmeyen bir biçimi deniyor. Korkulu uçuş. Ben en çok dizelerle yazan biriyim ama, anlamı anbean kollayarak geliştiren Enis Batur'u kendime yakın görüyorum. Necatigil ile Hilmi Yavuz'la, Metin Altıok'la, Divan'dan, Halk Şiirimizden geçip gelen uslu çizgideyiz.

Bu çizgi ilk bakışta birbirine benzemeyen ozanları boyutuna alıyor. Murathan Mungan'ı, Ali Cengizkan'ı, Mehmet Yaşın'ı bile. Anlamın terkisinde. Düzmece kuşak akrabalığı yerine konulacak, başkaları olmasaydı, tek başına alanı dolduracak ozanları olan gerçekten akım denilebilecek bu akımın, öyle fark edilmeden hükmünü yürütmesi, geçip gitmesi belki daha iyi.

Çünkü adlarını söylediğim ya da tekleyen belleğimce bir an için unutulan bu ozanlar modernizmin biçtiği giysileri, modernizmi ilerletmek, aşmak adına, sanıyorum, reddederler. Saptanmayı istemezler. Denemelere denemelere açıktırlar.

Gri Divan'a dönersek, kitabın "Sandık" adlı ilk şiiri, ön şiir olmayı kabul etmiş. Deniz feneri gibi, sis çanı gibi çalışıyor. Anlıyoruz ki şair bu kitaba değin "Kırkıncı Oda"nın önünde dolaşmış. Artık açmak istiyor. Açmak, yerinde bir söz değil. Bir biçimde, görmek istiyor demeli. Gördüğünü bize de sezdirecek. İnsan asla açmamalı böyle bir efsaneyi de dese.

Şiir incelemelerimde şu iki durumu görürüm genellikle:

Kimi şiirlerde bir çok anlam (çoğu kez yakın anlam) şiirin yapısına dağıtılmıştır. Kimilerinde ise, tek anlam, yan anlamlarla beslenerek sona kadar yürütülür. Son ya da sondan önceki dizelerde bütünlük sağlanır. Gri Divan şiirlerinde bir kıssa niteliği var. Anlama ilk dizelerden giriliyor. Sonra, aynı anlam çevresinde açılınıyor. Son, artık o kadar önemli değil. Ya da sonun önemi anlam açısından, ancak öteki dizeler kadar.

"Kör Başlangıç"la, daha başlığında yükleme yapılmış şiire. "Ben nereyi gösteriyorsam, oraya doğru gitmelisiniz." demek istiyor ozan. Ama şiir direniyor. Yapının kıssa özelliği bu direnmelerle yeniliyor. Ne çok yaşdönümü, krizi geçirdik hepimiz düz anlamlı bir dizeymiş gibi görünüyor. Sözleri, uyumlu olmaya kandırıyor ozan. Yaşdönümü sonundaki virgül, ozanın zeka ve incelik düzeyini gösteriyorsa da her ne kadar, okurun zeka ve inceliğine de o kadar güvenmediğini gösteriyor.

Yaş dönümleri genellikle cinselliği çağrıştırır. Sayısı bellidir. "Ne çok"un, krizlere ait olduğu gibi bir izlenim tümceyi mahvedecektir. istenen çünkü, "yaşdönümleri"nin de bu çoğulluğu yüklenmesidir. "Hepimiz" sözcüğü, aşağıdaki anlatıma bir giriş gibidir. Ülkenin, toplumun durumunu iki üç kalem vuruşuyla çiziverecektir:

Askerler, kötü paranın kötü / dağılımı, değer bunalımı ve bir sürü devrik eş dost.

Zaman adlı adınca yazılıdır: Geceyarısı. Mekân ise düşleminize pek iş bırakmadan gösterilir, bir büyük kentteyizdir. Bir metropol olmalı burası. Çünkü geceyarısı olduğu halde kent, geniş ufuklu penceremizden bir ''bayramyeri" bir şenlik gibi bize ulaşmaktadır. Bu şenlik, kentin karanlık uçlarına, kıyılarına, muhtemelen gecekonduları kapsayan bölgeye, erken uyuyanların, uyumak zorunda olanların bölgesine yaylım ateş uzanıyordu.

Gazi Mahallesi ve benzeri olayları anımsayınca bunun bir kehanet olduğunu düşünüyorum ilkin. Ama değil. Tarih bize kehanet fırsatı vermeyecek kadar dolu ve açık.

Çünkü bu fiesta, bu bizim de içinde olduğumuz, sorumlusu olmamız gereken durum, kentin bu yanında, öteki gecedeki yer, uçtakiler, karanlığı yaşayanlar oldukça, sürebiliyordu. Bunun içinse yaylım ateş zorunluydu. Yaylım ateş düz okunduğunda kent ışıklarını anlatır gibi de görülebilirdi, üstteki vahim durum saptaması olmasaydı. Vahim durum, askerler ile başlayıp, ülke parasının dünya ölçeğinde değersizliği. Kötü para düz okunmadığında kirli olanı çağrıştırıyor.

- Dize yok, anlamsal olarak, demiştim ya, biçim dizeden henüz kurtulamadığına göre, ben dize sözcüğünü kullanacağım. - Şair dizeyi önemsemiyor da olsa, dize kuruluşundan çok yararlanıyor. Dizelerin başında ve sonunda anahtar sözcükler var:

İlk dize sonunda hepimiz, sonradakilerde, söndürüp, kötü, devrik, fiesta, bunca, kırık, oradan gibi. Dize başlarında ise, bir önceki dizenin son sözcüğünü tamamlamakla birlikte, kendi başına da değeri olanlar. Ama bu değer ikincil dağılımı eş dost, oraya, dökük, yaylım ateş vb.

Gerçekten sözcüğü, önceki anlamı sürdürmek ve bütünlemek için, yeni bir anlam alanı açar gibidir. Yanlışı gören kişi, aydın kişi, bunu düzeltmek için oradan oraya savrulurken, çok taşınmış eşyalar gibi kırık dökük, tedirgin (uykusu yıpranmış), gençliklerdeki (bunca saf hedef) hedefler gitmiş. Girişteki "cinsellik"i de içine alan insan ilişkilerine kaydırılır anlam

... sabah uyanınca yüzümüzde patlayan / yalnızlık damarı ya da yanımızda yatan yabancının / bir akıntıda hızla uzaklaşan gövdesi: içimizde.

Yine dize sonları için söylediklerimi ansıyalım, patlayan, yabancının, içimizde ...sabah uyanınca, bir korunmazlığı, hazırlıksızlığı, patlayan'la birlikte okununca, şaşkınlığı anlatıyor. En yakında bir yabancı'yı duyumsamak yalnızlığı bir hüzün olarak yaşamayı engeller. Şok yaşanmıştır. Yüze bir şamar gibi inen yalnızlık. Yabancının gövdesinin bir akıntıda hızla uzaklaştığı duyumsanır, düz okumayla. İçerden okursak, bu akıntının cinsel birleşme sonunu getirdiğini ve ilişkiyi bitirdiğini sezeriz. Bu ilişki bir dostluk, insanca yakınlık ilişkisiyle payandalanmış olsaydı, öteki gövde uzaklaşmış olmayacaktı. Yabancı sayılamayacaktı.

Bu, kişisel/(özel) gibi görülebilecek durumu genele taşıyan ortam, yukarda çizilmişti, askerler ile başlayan tümcede.

Sözler, direnerek, karşı çıkarak, uyumla sürerek, görünürde özel ama gerçekte genel, insani bir özü, anlam alanına taşımayı beceriyorlar. Artık, ... içimizde / toplananlar çapraz sağlamada bulduğumuz şaşkın/ bir eksiği kapatmaya asla yetmeyecekti demenin zamanıdır. Bu tümce bir fazlalık gibi görülebilir şiirin inceliğine girecek zeka düzeyinde olanlar için. Yerinde bir pekiştirme de sayılabilir.

"O ve ben" açılmış, söyleşmiş ama bir kez daha, "yalnız" olunduğuna inanılmış. Oturum bitmiştir.

Ben, son dizelerime genellikle bir umut rengi atarım. Enis Batur da atıyor. Ama ne umut. Gerçekleştiğinde kül edecek olan. Onun alacağı dönemeç, dalgınken, bir köşede, beklenmedik bir çarpışmaya eşdeğer. Umulan kör başlangıç.



Ölümcül bir hüznü, görünürde bir mesel dalgınlığı yumuşaklığı içinde anlağında çeviren, yaşam dilinden şiir diline yaptığı bu çeviriyle, alt dilde yangın üreten bir şair yapısı.

"Gri Tavırlar", kitabın dıştan gözlenmiş yaşamları iç dile çeviren şiirlerinin başladığı yer. Bir mesel ama çağdaş bir mesel.

Anlaşılmaz oysa insan: Nasıl birdenbire / başlayan yağmur uzaklaşıp gitmişse biz daha / şemsiyeyi açmadan.

Ölümün yaklaştığını, vakt'ın bitmekte olduğunu sezen, yaralanan, bunu huysuzlukla, kimi kez kınlgan alayla örtmeye çalışan, insan. O göründüğü kadar mı? Kimdi peki? ile, onun göründüğü kadar olmadığı vurgulanacakhr. Düz bakışın dışına çıkılarak ancak, insan aniaşılmaya çalışılabilir. Yine de tuzakları var bu alanın. Çünkü hayat ikilemlerini dizer önümüze. Ödün veren ve vermeyen insan, aynı insan. Siyah ve beyaz değil. Gri tavırlar.



"Rica" şiirindeyiz. Werther'in ölümü kurmaca mı sayılıyor?

Lotte, hoşçakal diyen Werther'in ölümü. Peki, buna pek benzeyen Ayşe Gümüş'ün ölümü? Gerçek mi o? Nedir gerçek? Kabaca, üstünkörü bakıldığında görülen mi, yoksa sorularla yaklaşılan mı? Saat tam kaçtı, Werther'in intihara karar verişi hangi dakikadaydı? Ya Ayşe Gümüş'ün kendini öldürme kararı? Kararla harekete geçiş arasında kaç dakika vardı? Ve genç kızın ölümüne dayanamayan İrfan Ömürlü.

tam olarak ne zaman kavramıştı olup biteni / göğüsleyemeyeceğini, ah ne kadar önemlidir kesinlik / bu durumlarda..

Kesinlik ve ayrıntılar. önemli olan nedir gerçekte? Son bir ayrıntı mıdır, yoksa asıl gerçek, sır, burda mı? Bununla yetinmez ozan. Kahreden bıçağını daha derine batırır, Werther'in "rica"sını anımsatarak Babandan rica ettim bunu.Böylece intihar'ın çok çok ötelerine geçilir. Belki artık ayrıntı olarak kalacak olan odur. "Kalan"da şair, roman kadar uzun anlatılacak insani durumu, ayrıntı gibi, kısa gibi, yan çizgilerle önce somutlaştırıyor. Sona varıldığında arkalarda biriken ağırlık, bütün, soyut, evrensel olanı bulduruyor size.

Yine dize sonlanndaki sözcükler önemli ya da ikincil önemli. tadı, daraltmıştı, kapının, üstüne, aralık, kısa, eksiltmişti, fiilleri .. vb.

Fiilleri hızla eksiltmek, etmek, eylemek'i doğrudan; bir önceki dizedeki çırak'la birlikte düşünüldüğünde, sözel olanı, buyrukla isteneni dolaydan çağrıştırıyor.

Kendini kapatmış, sağır, bütün önlemler alınmış ama tetikte olma hali sürüyor.

Sorulsa, bütün sorular ağır gelecekti gerçek bir dize. Şiirin biriktitip getirdiği son dize. Aynı zamanda, yine okura güvensizliğin gerektirdiği bir açıklama. Yazılmasa anlam açısından bir eksiklik olmazdı. Yine de onsuz olmaz denilecek güzellikte bir dize .



"Fotoğraf' şiirine girmeye çalışalım.

Kitabın ilk şiiri "Sandık" şöyle bitiyordu:

.. Herkesin hayatında / içindekileri unuttuğu, umduğu, / bambaşka kutularda aranacak / eşya, söz ve işaretler kalmalı.

Yitirilen ya da varlığı ve yitirildiği kurgulanan birinin aranması. Yolda karşılaşılmış, bir yerde tanışılmış, - belki çocuklukta - bir takıntı. Eşya, söz ve işaretler olmasa da "gizli sandık"a özenle yerleştirilmiş, sık sık ve usulca dokunulup, geri konulan öteki. Saklayanları sanatçı kimliği ya da yapısında. Üst üste bindirilmiş öykü ya da şiir metinlerinde, elde gerçekten bir fotoğraf var. Ama Enis Batur yine tarzını koyuyor:

.. Benzetti mi / sandı mı, uydurdu mu, yoksa gördü mü tıpatıp aynı yüzü diyerek fotoğrafı gerçeklik alanından uzaklaştırıyor. Kendi sözüyle, "Rivayet" hanesine yazıyor olayı.

Postmodern bir anlatı mı deneniyor burda. Bence hayır. Sonsuz bir titizlikle geliştiriliyor anlatı, dağınıklık yok. Bu niteliğiyle modern içinde sayılması gerekir. Ama, yeni yepyeni olmayla birlikte, ardında, kendinden önceki tüm incelikleri taşıyan bu şiire ben üstmodern desem, yanlış olur mu?



"Büyükbaba"

Hikmetler var Enis Batur şiirinde. Arkasında bir yaşamlık öykillerin bulunduğu hikmetler. Salt Enis mi, Necatigil'i, Hilmi Yavuz'u, Metin Altıok'u, Yunus'un Fuzuli'nin o ince çizgisine bağlayan bağlardan biri.

İşaret etmek istediğim bir şey de şiir adları. Şiir adları bu şairde yaşamsal önemde. Şiire adından başlanmamış ama ad tam bir simge, şiirdeki öz için. Bir mesel, hikmete bağlanan bir öykü "Büyükbaba"

apseli, çürük, durmadan içimizde / zonklayan birini söküp atmamak için / ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir.

Hüküm verilmiştir.



"Gloria", Tea For Two, Koza, adları söylenerek ya da söylenmeden çizilmiş sanatçı portreleri. Yine kimilerinin ayrıntı dedikleri çizgiler, yine ufak ufak değinilerle geliştirilmiş.

"Bir Başka Acı Hikâye"de, bir intiharın ardındaki hikaye ve yine bir insan resmi. Bu kez küçük vuruşlar diyemeyeceğimiz birbirine bağlı öykülerle çiziliyor. Bir de özet veriliyor: Yorgun düşmüştü sevilmekten

Yine dize sonlarında anahtar sözcükler, sonraki dize başlarında onları tamamlayan ikincil önemdeki sözcükler. Kimi kez büyük harfle başlatılmış bu sözcükler. Böylece birincil önemde sayılmış.

Pervaneler gibi kendini oradan oraya çarpan, aşırı duygularını cinsellikle yatıştırmaya yönelmiş, ahlaki kaygı taşımayan ama bunalımın derinleşmesini de önleyemeyen insan. İkinci kişi ağzından, intihar olayının bağlandığı öyküler ozanı ikna edememiş olmalı ki anlatımın sonunda, .. hâlâ yatışmamıştı /- çok özür dilerim - kil beyaz yüzündeki saf sancı dedirtiyor. saf sözcüğüyle, ölüye bir suç gibi atılanların pek yerinde olmadığı imleniyor denilebilir mi? Anlatıcı ikinci kişinin ölüyle bağı çok önceden kopmuş belli ki öfke taşıyor gibidir. ..hâlâ yatışmamıştı.. 'nın imlediği de bu olsa gerek.

"Yayla" şiirinde izlek, bir özneye ait olayların dar dolayımlarından geçerek ama bir orta noktaya doğru giderek orda gerçeği yakalamak.

Ad, Enis Batur'un kimi şiirinde bir cümle kapısı anahtarı niteliğinde, kimi şiirinde ise kırkıncı odayı açmaya kullanılabilir. Burda olduğu gibi. Kırkıncı oda, gizler odası. Anlatının, ağzından verildiği birinci kişinin "sandık"ı. Psikanaliz, saklı odadakileri cinsellikle açıklayabilir. Çünkü bilim, bilinenlerden giderek bilinmeyene ulaşmaya çalışır. Şiir öyle mi? Gizler, bilinmeyenler onun çıkış yeri, yazılış nedenidir. (Toplumsalcı, gerçekçi gibi nitelemelere uğrayan şiirleri ayrık tutalım şimdilik). Şiirde oradan başlanır. Ulaşılacak bir son yoktur genellikle. Amaç, tanıtılacak bir sonuç da.

Enis Batur şiirde bir bilimadamı gibi çalışıyor. Titiz. Bir var ki o tersten başlıyor. Anlatımcılığı çok seçici bir anlatımcılık. Kimi uç olayları birleştirip sonuca vasıl oluyor. Kolej bitirmiş, Soeur Marie... /... okşamıştı başımı.. inceliklerle yüklü, ..Reggiani / dinliyorum her gece.. muhtemelen geçkince bir yaşta. Genç sevgilisiyle. "sevgili", bir bankanın koruma görevlisi, yayla çocuğu. Murano avizeye, Wedgwood tabiaya çekingenlikle bakan biri.

1960'ların ihtilal sözlüğünde "sâkıt"la nitelenen baba. Yassı adada iskemlede oturan korkuluk. Saygıdeğer bilinen aşağılandığında, bunun yetişmekte olan çocuk üzerindeki vurucu etkisi. Okulda sevgi, saygı görürken, acımaya uğramak.

Cinsellikte baba imgesinden sevgili imgesine geçiş. Aşağılanan bir saygıdeğerden, kirlenmemiş olana geçiş. Göstermelik kentsel uygarlığın reddedilip aşağılanması. "yayla"nın seçilişi. Ama, kentsoylu incelikler alıkonularak.

"Komşular"da ne var? Bitişik mekânlarda oturanların ilişkileri. Farklı olana merakla, dedikoduyla yüklü bakış ve bunlar arasında çizilen, öteki yaşam biçimini seçmiş özgün tip.

Şairin ne yaptığını, niye yaptığını da kimselere (eleştirmenlere) bırakmadan açıkladığı sayfalara geldiğimde önce birazcık bocaladım. Kendime güldüm sonra. Okuduğum parçaları benimsemiştim. Şiirleri demem doğru olmaz gibi geldi birden, çünkü kitap boyunca tek bir şiir yazılıyor. Yazarın düz sözleriyle tartışıyordum. "hayır" diyordum. Romanesklik değil başat olan. Gri Divan, o bir destan. Yaşamdaki tuzakların üstüne gizleriyle giden; Tükenirken, yaşamı da tüketen; intiharıyla sözel alana geçen insan. Orda anlatısı için değil de salt, kendisi için de süreklilik yaratan şair.

"Ziyaretçi"de, ölmek üzere olanla, öldükten sonra kalanla uğraşıyor şair. Çoğu kez uzun yaşayanlar... Çok insan geldi geçti bu binadan. Ama o sessiz değil, yalnız değil, ıssız biri. Ne duyulmuş ne görülmüş onun gibisi. ıssız sözcüğü de bu şiirin anahtarı. Yalnızlığı, sessizliği, kimsesizliği, özellikle kimseyi aramayış durumunu ve hepsini birden hangi sözcük anlatabilir daha iyi?

Kadının ben çıkarken söndürdügü lambada / durayazmıştı sesi: Abajur, pervane. Sözlerle içerdeki aydınlanışı ve sesin, pervane gibi bu aydınlıkta yok oluşunu. Ses'in önemsizliğini, seslerin içselleştirildiğini, kendine mal edildiğini başka nasıl anlatabilir.



Gergin, olumsuz ilişkiler, "Todori'de Bırakılmış Bir Yaz Gecesi" şiirinde olduğu gibi. Üstte, görünürde yapay bir şirinlik sürerken saatler geçtikçe usulca bozulma. İtiraz yok, başkaldırma yok. Külhan damar yenik ama makyaj da yerinde duramıyor; akıyor mekâna, eşyalara. Bir ayakta kalan var: Pişmanlık



"Yokuş aşağı"da anahtar bir tümce,"yoksa ondan mı yabancı ve yapayalnız/ kaldınız?

Birden, ulusal aşağılama ile karşılaşılmıştır. ...Kalın bir fırçanın parşömene bir çırpıda düştüğü mumu? ya da ...Ağır bir samuray kılıcının / tek darbede sonuca varmadan hemen önce / havaya notalarını çizdiği acı ıslık. Türklerin kendi dillerinde çiçek ve ağaç adlarını bilmemesinin utancı. "Yokuş aşağı", salt bir utancın getirdiği duyguyla mı yazılmış? Değil bence. İki ayrı ulustan, entelektüel insanlar arasındaki sıcaklığın, arkadaşlığın, bir sözle, aniden yokuş aşağı gitmesi, soğuması. Sözler gerçeği de anlatsa.



"Çingene Çadırları"nda, dostluk kurmuş iki erkek - biri / çingene Reis Keskin, öteki Misafir - ve cinsel çekimi olan üçüncü arasındakinin öyküsü var. Üçüncü çocuk yaşta bir kadın. O da çingene. Adı Akik.

Çırılçıplak bakıyor yüzüme: Koyu / gözlerinde kimsenin bastıramayacağı /akrep isyanı..

Ne demek bu? Kanı erken kaynayan bir kadın, açık bir davet gibi bakıyor. çırılçıplak sözcüğü, elbet cinselliğin de sözcüğü. Dize koyu'da kesilmiş. Daha önce örneğini çokça gördüğümüz bir anahtar sözcük. Koyu, hem göz rengini, hem istek yoğunluğunu, hem öfkeyi ve inadı ve isyanı topluyor anlamında. İsyan Reise. Sonucu göze alınmış inatçı bir isyan. Ozanın akrep isyanı nitelemesi bunun için. Sonuç kesin ölüm. Üçüncü bölümde çekim alanına Misafir girer. önce Altınbaş'lı içki sofrası, erkek erkeğe. Sonra Misafir çekime kapılır.

..Kalkıp yürüyorum tepeye / doğru: Gecenin içinden artıyor / gölgenin kaçamak tadı.

İçinden sözcüğü gölgenin, kızın gölgesi olduğunu imgeliyor. "içinde" denmiş olsaydı bu belirginlik olmazdı.

Birden omzumda Keskin'in eli.

Keskin, duruma da yakışan bir ad. Burda sözcük sıfat gibi de düşünülebilir. Misafir'i durduruyor el. Birden sözcüğü büyük harfle yazılmış. Son durumun bir anahtar sözcüğü de o. Misafir duruyor. O çocuk yaştaki kadının öldürücü inadını gösteremiyor. Çingene olmadığından mı? Kentli olduğundan mı? Yaşı dolayısıyla mı? İşte üç insan. Davranışlar, ilişkiler.



"Toz", yaşlı bir antikacının ağzından, ince ozan bakışıyla, insandaki olumsuz değişmenin şiiri. Görünüşte uygar, her şeyi bilen insan. Herkes öğrendi eşyanın kekre kökünü.

Çok konuşuluyor. Kadınlar da erkekler de. Ama sevimsiz olmaları kaçınılmaz. Eskiden vardı. ..Sustukça anlayan, / zenginleşen kadınlarla tabak tutmayı bilen / erkekler bitti biteli.. bir vitrinde tozların altında saklanması gerek oluyor değerli eşya için. Paylaşmak çünkü (hülyayı, mahur bakışı) inceliklerle olmalıdır. Değilse, tozun eşyayı yok etmesine göz yummak gerek.

İnsan yapısındaki incelikierin yok olması üstüne bir allegori. Buysa, insanın yok olması demek usul usul.



Hep ölüme değme ya da ölümü yakalama. Hemen tüm şiirlerde bu var. Her öykü bir tragedyaya dönüşüyor. Bir sanatçının başansızlığı da öyle. "Opus 103" de olduğu gibi.

"Bekleyiş" şiiri ile, daha öncekilerde de olan bir özelliği yakalıyorum yeniden. "Kimdir"de dönenen anlatıcı ve "öteki". Sözcükleri adları, yüzleri unutmuş anlatıcı. Yaşlı ya da çok yorgun. Bir genel özellik daha. Gri Dîvan şiirlerinin anlatıcılan ya da anlatılan birinci kişileri genellikle yaşlılıktan, yorgunluktan, umutsuzluktan, mutsuzluktan, bıkkınlıktan, yaşamın ucuna yaklaşmış olanlar. Ölümün gölgesi kitap boyu sürüyor. Dîvan'ın Gri oluşu bundan biraz da. Ne ölüm ne yaşam. Ya da hem ölüm hem yaşam. İç içe mi geçiyor? Biri nerde bitip öteki nerde başlıyor. Belki de "Cehennem kimdir"de dolaşıyor. Nesnel dile ve soyuta atlayarak şiirde gidip geliyor, kendi ile başkaları arasında. Herkesin içine girip konuştum da/ kendimde sustum/ dese de şair.

"Yorgun Çığ"daki anlatım, tam bir inkâr. Bunu yapıyoruz. Özel adı, "gizini kıskanmak". Varsın olsun. Şiir tek insanın özelinde evrensele uzanma değil mi? Kendi yaşamından ya da gözleminden (o da bir yaşamdır.) seçtiği nirengileri estetik düzleme aktarmayı ve şiir yapısında kullanmayı bu biçimle başarmışsa ozan, zoru başarmıştır.

"Çıplak Kafka Balkonları" şiirinde ben yine dize sonu ve başı sözcüklerine bakılsın isterim. Birinci dizenin sonunda kalkınca var. Başlangıçta dinç bir eylem. İkinci dizede ben var. Öncesindeki sözcük severdim, ben'i kesiyor. "Shakespeare tiradları" ve "toksik vurgular" dışa dönük davranışları, ataklığı, dilde, sözde kıyıcılığı imliyor.

İnsan sözcüğü işte, özel alandan genel, evrensel alana çekiyor olayı. Beşinci dizenin başındaki Şimdi ile yeni bir döneme giriliyor. -Ş büyük harf- öncekinin tersi bir döneme. Artık dışadönüklük, ataklık, sivri dillilik yok. İçe, karanlığa dönülmüş. ( .. derin uykulara gidiyorum) edimsizlik, yaşama isteği eksikliği başat.

Gecenin uzun karanlığı TAN'la deliniyor. Yaşama sevinci diyor. Bir ince kendiyle alay. Çünkü yıkanılıp çıkılan balkon/lar boş, tenha, yalnızlığın balkonları. balkonlar niye çoğul? Her sabah çıkılıyor da onun için değil. Her çıkıldığında farklı da onun için. (Kafka) Bu kez de ciğerleri kaplayan boz denizin, damarlarda zincirleme sis kazalarının, yaşamın ucuna gidişe neden olduğunu öğreniyoruz. (İkinci kişi ağzından) Seni herkesten çok sevdim.

Birinci kişi oysa bir başka yorum getiriyor: Erkenden üstüste diktigi sessiz votka bardakları



"Şifre"

Sözcüklere yeni bir anlam yükleme. Onları değiştirmeden, eğip hükmeden. Salt önüne ve ardına uygun sözcükler dökerek. Onlarda çoğalmıştım, kendimde arttım, Maske

Başkalarıyla ilişkiler çoğaltır insanı. Çünkü her ilişkiye göre ayrı kişisindir. İnsanın kendinde artması nicelik çoğalması değil. Nitelik çoğalması, gelişme. artmak fiili günlük dilde çoğalmak'ın karşılığında kullanılıyor. (Ben, Synonime'i kabul etmiyorum.) İşte dil bilinci olan ozan artmak gibi bir sözcüğü silip, parlatıp tam yerine oturtuyor. Sondaki -yine dize sonu sözcüğü- "Maske" çoğalan, artan yani değişken ve değişen kişilik için kullanılmış. O çoğulluk yaşandıktan sonra elbette sorulur:

Kimdim ben? İkinci dizenin sonunda eter dinginliği seçişin simgesi. Daha ötede, kişiliğine güvenin yitirilişinin simgesi. değildim hiç kimse. Ama çevresine göre Herşeyi temsil etmekle yükümlüdür. Ailenin tek kalan erkeği. O da, zayıf nitelikler taşıyan bir alaşıma oturmuştur. mecbur, yaralı, korkak. Artık bir yabancı ülkede gibidir. İletişimi bozulmuştur. Kendini ilettiği yer, dipsiz bir kuyunun başıdır; kurduğu, bozduğu kişiliklerin gömülü olduğu, o kişiliklerden her biri, kılpayı ayrımlarla onun sonsuzluğunu aramaktadır. (Çağdaş Tragedya)

Öyküler ilerler, kurgu ilerler. Bir labirent gibidir şiir. Hayat mıdır aranan orda ölüm mü? An mı, sonsuzluk mu?

Şiir kendine kendine döner. Şair gittiği yerlerden, kendine döner durmadan.

Yoruldum, Enis, cinnetle sabır arasında, odama kapanıyorum dediğinde, tam da denizlerin derininde korkak ve gizli, küpesiz korsan.

şair: Gün gelir bir tek şiirin ışığı anlık bir tutku yaratır: Tıpkı gece gökyüzünü bir uçtan ötekine kateden yıldırımın bize gecikerek ulaşan sesi.

Sözün burasında, "biraz çaput"u alçakgönüllülük sayarak, demeliyiz ki, büyü, muska tadı ve "aranan" bulunmuştur.

..Belki anlamayabilir de. Bu da coğrafyamız içinde.

GÜLTEN AKIN
Şiir Üzerine Notlar, S. 143-154

ŞİİRLERİ



ARKADAŞINIZA GÖNDERMEK İÇİN:





ŞİİR PARKI