- MEKTUP 3 -
Bursa Hapishanesi’nde yattığı yıllarda Nazım Hikmet’in kimi şiirleri
takma adlarla sanat dergilerinde yayımlanıyordu.
Tolstoy’un Harp ve Sulh’unu dilimize çevirdiği, Memleketimden
İnsan Manzaralarını yazıp bitirdiği bu yılları Nazım, edebiyat yaşamının içindeymiş gibi geçirdi. Tüm edebiyat dergilerini izliyor, kendinden
sonra gelen kuşağın yaratılarını da mektuplarında
değerlendiriyordu.
Kendi şiirleri de eskilerinden daha değişik alanlara kaymıştı bu
yıllarda. Kimi mektuplarında özellikle iç yapı sorunları üzerinde dururken,
1937’lerde duyduğu kaygıları gündeminde tuttuğunu görüyoruz şairin.
Dışardayken Her Ay dergisine verdiği soruşturmada (20 Nisan
1937):
"Birçok yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı da çok
defa fazla haykıran bir ‘propaganda’ edası taşıyorlar. Bu hatamı
anladım. Yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. Cihanı
görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın
sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti" diye
yazmıştı.
Birçok şiirimi şimdi neşretmem
1946’da yazdığı anlaşılan bir mektubunda, öz ile biçim sorunlarına
şöyle değinmiştir:
"İnsanın yalnız saçlarının rengi değil, zevki de değişiyor. Zevk
değişmesi iyi bir şey. Bende de böyle oluyor, özüm, muhtevam aynı, sabit kadem kalıyor, ama zevkim -ki bu daha ziyade o muhtevayı
veren şekle aittir- boyuna değişiyor. Düşünüyorum da vaktiyle
birçok şiir var, neşretmişim, şimdi onları dünya bir araya gelse neşretmem -içleri bakımından değil, şekillerindeki zıpırlıkları, rokokolukları,
yapmacık edaları bakımından."
1947’de yazdığı anlaşılan başka bir mektubunda da, bu kez, aynı
kaygıların kendisini, yeni yaratılardan alıkoyacak kadar etkili olduğunu
belirterek şöyle yakınıyor Nazım:
“Bugünlerde, daha doğrusu bütün bu sene, tuhaf bir tembellik
geçirdim ve geçirmekteyim. Nasıl bir şey biliyor musun, hani kabuk
değiştiren, ama sadece kabuk, şekil değiştiren hayvanların bu
değişme devresindeki halleri gibi bir şey. Eskiler, istiğrak diye bir
halden bahsederlermiş, ben biraz da bu haldeyim. Sonumuz hayır
olsun ya bambaşka bir şekil ve şemailde yazı yazacağım, dikkat et
şekil ve şemailden bahsediyorum, yahut da daha bir hayli zaman
bu hal sürüp gidecek.
Karanfiller buruşacak, ama kokusunu kaybetmez
Sana saksımın son açan karanfilini yolluyorum. Eline ulaşıncaya
kadar kuruyacak, buruşacak, ama kokusunu kaybetmez sanıyorum.
Kuzum, bana ‘Les Lettres Françaises’ diye bir edebiyat gazetesi
var, İstanbul’a geliyor. Onu gönder her hafta.
Hasretle.”
Birçok sanatçının yaşamında, yeni dönem öncelerinde rastlanabilecek
olan bu kaygıların yarattığı sıkıntılardan Memleketimden
İnsan Manzaralarını oluşturan eşi bulunmaz şiirlerle kurtulmayı başardı Nazım. 1976’da Cumhuriyet’te çıkan bir yazıda belirttiğim gibi,
düşün, onun şiirini kapamıyor, aydınlığa götürüyordu çünkü. Işığın, suyun, ağacın, ırmakların, denizlerin, kentlerin, alanların, aşkların,
insan sesinin bileşmiş güzelliğini duydukça Türkçemizin derin
kaynaklarından fışkıran güzellikleri avucunun içine almış gibiydi.
Ceyhun Atuf'un Nazım tanımlaması
Ceyhun Atuf Kansu ne güzel yazmıştır:
“Hapishanelerde yazdığı şiirleri okurken, özellikle onu, bir ağaç
gemi oyarken, bir bezi dokurken, bir nesneye elleriyle biçim verirken düşlüyorum. Hapishane değil, önü çardaklı, alacakaranlık bir işlikte gibidir. Eğilmiş, Türkçeden ve halkın yaşantısından gereçler
seçiyor, bunları birleştiriyor elleriyle, tak tak tak vuruyor; durup bir bakıyor, bir ağaç, sepilenmiş bir deri, bir oltu taşı, bir demir gibi bakıyor şiirine, sonra işliyor, biçim veriyor, gökyüzü mavisinden,
bozkır yeşilinden bir boya vuruyor ağaç beşiğe; Türkçe yatacak
içinde. Sallana sallana büyüyecek, ninni yiğit bir türküye
dönüşecek. (Milliyet Sanat 28.1.1977)
Nazım Hikmet’in daha “ Yaralı Hayalet” , “ Esirin Kolu” , “ Yolcu
Yolun Şarksa” gibi ilk gençlik yıllarının ürünlerini verirken bile şiirimizin
temel kaynaklarını iyi öğrendiği belirtilmiştir. Pir Sultan’dan Yunus Emre’ye, Bektaşi nefeslerinden Mevlevi âyinlerine, Şeyh Galib’in, Muallim Naci’nin gazellerinden Tevfik Fikret’in serbest müstezatlarına kadar alabildiğine geniş zenginliklerimize eğilirken,
kendi özgün yerini arıyordu Nazım.
Başladığı yıllar “ yeni şiir” sorunları gündeme gelmişti.
Yahya Kemal ve Haşim, ölçü ve ritm kaygılarının yanı sıra sözcüğün
anlamı ile birlikte, dize içindeki, ses, uyum gibi yaratıcı işlevlerini göz önünde tutarak çalışıyorlardı.
Türkçe, Osmanlı dil beğenisini edebiyattan kovmayı başarmıştı.
Nazım Hikmet, bu gelişmelerin yarattığı düşünsel kazanımları da
elde ederek gitti Moskova’ya. Orada kaldığı iki yılı aşkın süre içinde Doğu Üniversitesi’nde toplumbilim ve ekonomi öğrenimi görüyor, Rusçayı sökmeye çalışıyordu. Bu yıllarda Mayakovski, Yesenin, Aleksandr Blok da dönemin sevilen şairleri arasındaydı. Nazım, Mayakovski’nin şiirine yakınlık duydu, henüz Rusça bilmemesine karşın, onun şiirinin kuruluş özelliğini kavrayarak yeni yapı denemelerine girişti.
Bu dönemini anlatırken Nazım şöyle konuşuyor:
“Mayakovski’nin şiiriyle benimki arasında ortak yanlar: İlkin şiir
ve düzyazı; İkincisi çeşitli türler (lirik, yergisel vb.) arasındaki kopukluğun aşılması; üçüncüsü şiire siyasal dilin sokulmasıdır. Bununla birlikte farklı biçimler kullanıyoruz onunla. Mayakovski öğretmenimdir, fakat onun yazdığı gibi yazmıyorum ben.”
Ekber Babayev de bu konuya değinerek yapısal yönden karşılaştırır iki şairi:
“Mayakovski’de anlamsal birim kıtadır. Nazım Hikmet’in yaratıcılığının
olgun döneminde ise, anlamsal birim satırdır.
... Mayakovski’nin şiirlerinde kıtanın en önemli sözcüğü uyak durumundadır. Nazım Hikmet’te ise temel birim kıta değil, satır (dize) olduğu için, en önemli sözcük satır sonuna gelir.”
Babayev’e göre, Sovyetler Birliği’nde bir moda vardır. “Mayakovski’ye
az çok benzeyen bir yabancı ya da Sovyet şairini, Alman
Mayakovski’si, Fransız Mayakovski’si, Azerbaycan Mayakovski'si diye adlandırmak modası.”
Nazım Hikmet’i de bu modaya uyarak bir zaman Türk Mayakovski’si diye adlandırmışlardı. Oysa "edebiyatın yaşamdan değil de, gelenekten doğduğu konusunda genel bir yanlış kanıdan kaynaklanan bu düşünce, Nazım Hikmet söz konusu olduğunda özellikle yanlıştır.”
Nazım: Aramızda benzerlik çok azdır
Nazım Hikmet, Adalet Cimcoz’a yazdığı mektuplardan ikisinde
Mayakovski’den etkilendiği yolundaki savlara şöyle değinmiştir:
“Ben Mayakovski’yi şahsen tanıdım. Bir kere, bir yılbaşı gecesi, bir şairin evindeki toplantıda kendisine takdim edildim. Sonra şiir okurken de dinledim, fakat hâlâ en az tanıdığım şair odur. Sonra tersine, üstadı bizde tercüme etselerdi aramızda ne kadar az benzerlik olduğu o zaman meydana çıkardı. Kısaca söyleyeyim: Üstad,
bir çeşit müstezatlı aruzla yazar, bendeniz böyle müstezatlı bir ölçü kullanmam. Üstadda kafiye meselesi, edindiğim, edinebildiğim bilgiye göre ön planda geliyor, bendeniz ise bunu ancak gerektiği zaman bir unsur olarak kullanırım.
Hazrette ferdiyetçilik de vardır, yani bir tarafı anarşisttir galiba,
bendeniz değilim. Ama bütün bunlara rağmen, üstadın ve soydaşlarının dilinden henüz yirmi kelime bilirken, o devirde bilhassa onun yarattığı sanat havasının ve sosyal muhitinin içine, ömrümün en büyük talihi, saadeti olarak düşmüş bulunmamın elbette ki üzerimde, çok şükür, büyük tesiri olmuştur.”
Elyazısı ile yazdığı başka bir mektubunda da, Tolstoy’dan etkilendiği yolundaki savları tartışırken, gene anar Mayakovski’nin adını:
Tolstoy ve Mayakoyski’yi 10 yıl önce okusaydım..
“ ... Gelelim Tolstoy’a, sana tuhaf bir şey söyleyeyim mi ben Tolstoy’u şöyle sindire sindire, ancak şu Harp ve Sulh romanını tercümeye başladıktan sonra okumuş oldum. Yani demek istediğim, üzerimde tesiri olmuşsa, ancak şu son senelerde olmuştur. Mamafih bunu da zannetmiyorum. Yalnız bir mesele var: Tolstoy’dan sonra
yazı yazan ve insanları sanat hokkabazlıklarına başvurmadan ve sade şekiller içinde oldukları ve hatta olacakları gibi vermeye çalışan her yazıcıda, Tolstoy'u isterse hiç okumamış olsun mutlaka onun
izlerini bulursun. Çünkü bu dehşetli adam bir sanat devrinin başlangıcıdır, hem de kemale ermiş bir başlangıç.
Bilmem derdimi anlatabildim mi? Mesela başka bir bakımdan,
şiirde Mayakovski de öyledir. Fakat değil mi onu da, ancak şu sıralarda ara sıra okuduğum halde, aynı şeyi, yine onun tesiri altında kaldığımı da söylediler. Halbuki muayyen bir devirde, tabir caizse akıl için yol bir, benim ve daha bir sürü yazıcının talihsizlikleri Tolstoy’dan
ve Mayakovski’den sonra yazı yazmaya başlamış olmalarıdır - eğer bu meselede talihsizlik mevzubahis ise.
Şimdi sana daha
tuhaf bir itirafta bulunayım: Ben eğer Tolstoy’u ve Mayakovski’yi mesela bundan on sene evvel şöyle iyice, derinden derine okumuş olsaydım ve tesirleri altında kalmak, yani onlardan bir kültür ve sanat kaynağı olarak faydalanmak bahtiyarlığına ulaşsaydım, belki de çok daha iyi bir yazıcı olurdum.”
Nazım Hikmet’in okuduğum otuz dokuz mektubunda Rubailer’inden ve Saat 21-22 Şiirleri’nden seçilmiş on dört şiir var. Bunlardan birine Memet Fuat ve Asım Bezirci’nin baskıya hazırladığı kitaplarda rastlamadım. “En Mühim Mesele” başlığını taşıyan bu parçayla birlikte, şiirlerin üzerine kısa da olsa düşüncelerinin yer aldığı dört mektubu ve daha önce kitaplarında gördüğümüz üç şiiri yayımlıyorum:
“Adaletçigim,
Seni dehşetli göresim geldi. Hasret çekmenin ne demek olduğunu,
ancak bu yıl anladım. İnsan hasrete erince sükûti oluyor. Seni dehşetli göresim geldi.
Sana iki küçük şiir yolluyorum. Bundan önce istediklerinin bir
kısmını Merdivende Muhavere pasajının sonunu ve dördüncü kitabın başlangıcını yolladım, almışsındır:”
EN MÜHİM MESELE
Yapraklan arslan pençeli çınarlar bin yıl yaşamakta
Kestaneler üç bin
Ve serviler beş bin sene ayakta.
Kavaklar bile yedi yüz yıl yeşil ve beyaz
Halbuki biz ne kadar az yaşıyoruz,
kardeşlerim, ne kadar az
yaşıyoruz, ne kadar az.
Beygirle bir ayardayız henüz bu en mühim meselede
Hatta onun kadar bile doyamıyor dünyasına
Beygirden çok yük taşıyan çoğunluğumuz.
*****
Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzere
dönüp baktığımızda son defa şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz:
“ — Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat...
İçimiz rahat.
Gönlümüzde hakedilmiş ekmeğine doymuşluk,
Gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
İşte geldik gidiyoruz
şen olasın Halep şehri.”
Dünyaya tanıtılması gereken iki şair

Nazım Hikmet, Bedri Rahmi ve Halikarnas Balıkçısı'nı değerlendiriyor:
"Şu Bedri Rahmi mükemmel şair, yani klasik manasıyla şair. Zaten
bizde bugün benim tanıdığım ve dünyaya tanıtılması gereken - klasik manasıyla - iki büyük şair var: Biri Halikarnas Balıkçısı - o bir âlem şair - biri de Bedri.
Halikarnas Balıkçısında olsun, Bedri’de olsun mühim bir kusur var: Nabız ritm. İkisinde de nabız ahenksiz ve bu manada ölçüsüz atıyor. Halbuki o güzel, klasik şiire uygun bir nabız lazım. Bu belki de şundan ileri geliyor:
Darılmasınlar, ikisinin de Türkçesi biraz kıt."
Hazırlayan:
ŞÜKRAN KURDAKUL
Cumhuriyet, 15 Nisan 1986

ŞİİRLERİ