NÂMIK KEMÂL'İN MEKTUPLARINDA
SİTEM, HİCİV VE MİZAH

Namık Kemâl’in gerek hususi gerekse edebî ve siyasî hayatında mektupları, önemli bir yer tutar. Şairimizin; İstanbul, Paris, Londra, Magosa, Midilli, Rodos, Sakız gibi yerlerden gönderdiği mektuplarının sayısı bir hayli kabarıktır. Nitekim, Türk Tarih Kurumu tarafından, ailesinden satın alınan mektuplarının sayısı 720, telgraflarının 14’dür.

Muhakkak ki, Kemal Bey’in mektuplarının tamamı 720 tane değildir. Türk Tarih Kurumu’na intikal edemeyenlerin de bulunduğu veya bir kısmının, gönderildiği kimseler tarafından o devirde yakalanmak korkusu ile yakıldığı da bir gerçektir. Bu kadar fazla mektup yazmak merâkını, O’nun; bu işten zevk duyması, onlarla hasret gidermesi temayülüne bağlayabiliriz.

Nâmık Kemâl’in, bilhassa hususi mektuplarında sitem, tenkid, hiciv, yerme, alay etme önemli bir yer tutmakta ve böylece kendisinin edebiyat tarihi noktasından meçhul sayılabilecek yönlerine, açıklık getirmektedir.

Söz konusu mektuplarında şairimiz, - aşağıda da görüleceği üzere - zaman zaman âmiyâne diyebileceğimiz bazı tabirler kullanmıştır. Ancak; bu çeşit mektuplarını yakın bildiği, iyiniyetine, dostluğuna güvendiği kimselere yazdığını hiç hatırdan çıkarmamamız ve böylece kullanılan ifadeleri de, samimiyetine bağlamamız gerekir.

İncelediğimiz mektuplarda; Sayın, Fevziye Abdullah Tansel’in "Nâmık Kemâl’in Mektupları" adlı yayınından istifade ettik. Ayrıca okuyucunun daha rahat anlamasını sağlamak için bazı, tamlamaları ve ifadeleri günümüz Türkçe’sine çevirdik.

1865 yılında, Çıldır’da tahrirat müdürlüğü yapan Diyarbakır’lı Naim Efendi’ye, Nâmık Kemâl tarafından gönderilen bir mektup bu konuda oldukça önemlidir. Mektuba geçmeden önce, bu Naim Efendi’nin kimliği ve şairimizle ilgisi üzerinde durmak gerekmektedir :

Naim Efendi, ahlâki yönden, halk arasında hakkında çeşitli dedikodular çıkmış bir kimsedir. Hattâ, devrinde "Deli Naim" diye bilinmektedir. Faik Reşat Bey, Nâmık Kemâl ile Naim Efendi arasındaki münasebeti aydınlatan şu fıkrayı nakletmiştir:

"Edib i Azam Nâmık Bey merhum, bir meclis-i edebîde bazı muarızları ile mübaheseye girişmiş. Bahs pek kızışmış olduğu bir sırada Diyarbekir’li Deli Naim: (Kemâl Bey, Kemâl Bey!..) diyerek güya o bahse müteallik kendinin de bir mütaleası varmış gibi Kemâl Bey’i durdurduktan sonra: (Ahlat-ı Erbaa ne demektir?) deyince, Kemâl Bey hayret-âmiz bir hiddet ile: (Dört kere halt etmektir!) demiş».

Nâmık Kemâl’in «tenzirü’l-hınzır» (domuzu korkutma) adını verdiği mektubunun daha giriş kısmından itibaren kullanılan sert, keskin ve hakaret dolu cümlelerde söylediğimiz hususlara, şu şekilde rastlıyoruz:

"...mertek-edâ, çömlek-tıynet, dünbelek-şöhret, fitne taşıyan hammal, musibet satan tellâl, en kusursuz Ebu Cehil, en cahil Eflâtun, hiçbir şeyden haberi olmayan Aristo, İskender’in danışmanı, iki boynuzlu manda, (...) şeddesiz katmerli cahil, şeddeli merkep, akıl veren cahil, (...) eşsek sesli bir hayvan olan Naim Çelebi;

İstanbul’dan gidişin ki, en faziletli bir hareketin ve ilk hayırlı işindir. (...) İşittim ki, Çıldır’da dahi, anadan doğma deliliğinle coşup fitne ve fesat denizinde dalgalanıp (öyle şiveler ki, eşşekte bile yoktur), misali, önüne ardına çifteler atmış ve etrafı birbirine katmışsın! Be hey habis! (...) baş urmadık sokak taşı ve yestehlenmedik ocak başı bırakmadın. (...) hâsılı iktizâsı kadar döğüldün, söğüldün ve lüzumu mertebe sürüldün, koğuldun. Hâlâ, kötü nefsine insanlık değil, geçinme arzusu ile olsun zerre kadar uyanıklık gelmedi mi, ki, mütemadiyen rezillik yolunda seyr ve gittikçe hayrın aksine şeyler edersin. (...) Bulunduğun yerden de kovulmakla şereflenir (...) isen, Allah ve Resûlü için bu tarafa gelme ve (gerçi gittin köpek, ama ki yerin kalmadı boş!) sözü gibi, geleceğin rezil adamları yetişip dururken, bir de sen başa belâ olma!" (sene 1282, Nâmık Kemâl)

NEF’Î GİBİ

Devrinde, Nef’i’nin «Sihâm-ı Kazâ» adlı meşhur eserine nazire addedilen yukarıdaki mektup; Nâmık Kemâl’in eski tarzı taklitte, hiciv vâdisinde ne dereceye kadar muvaffak olduğu hususunda bizi aydınlatmaktadır.

Hicviye sahasının ustası Nef’i’ye oldukça yaklaştığını söyleyebiliriz. Bu itibarla, Nâmık Kemâl’in şiir, tiyatro, makale, tenkid ve mektup türündeki eserlerinin hemen hepsinde görülen cesur, keskin, kararlı ve ince ifadelerde, Nef’i’nin tesirini de gözden uzak tutmamak herhalde yerinde olacaktır.

Şairimizin diğer bazı mektuplarındaki konumuzla ilgili kısımları, şu şekilde görüyoruz:

"Reşad’ım, bî’reşadım;

(...) buraya gel de gözlerin karı görsün, tiyatro görsün (...) acaba ben ölür müyüm, diye soruyorsun. Ona şüphe etme! Elbette bir vakit ölürsün. Deccal olacak değilsin! Köpek, sen epeyce şeyler yazmaya başladın. Hele bizim mektebe girdin ama... gibi eşsek kalmayacaksın. Fikrini çalılığa düşmüş örümcek zarına benzeteceğine, iğneli fıçıya düşmüş çıfıt çocuğuna benzetsen daha iyi olurdu". (İskender Beyzâde Reşad Bey’e Mektup. Londra, Mart 1869).

"Burnun pistir; gözlerinden öperim, demişsin. Mektubunu aldığım zaman hamam alıyordum. Nezlem var. Başımı suya sokamadım. Gözüm çapaklı!" (İskender Beyzade Reşad Bey’e Mektup. Londra, Ekim 1869).

"...köpek ürümesini bilmez, koyunu kurt çağırıp duruyor... Biz eşeğiz a, İstanbul bizden şeddeli, bizden uzun kulaklı eşşek!" (İskender Beyzade Reşad Bey’e Mektup. Londra, Şubat 1870).

"Birader,
İş fena... Ben Magosa’ya gidiyorum. Siz de elbet Akkâ’da kalmazsınız. Fizan’ı falan boylarsınız. Sakın mektubumu okuyup da, benim için telâş etme. Magosa’ya gidiyorum amma, Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum!" (Hacı Nuri Bey’e Mektup. Nisan, 1873).

MAGOSA NASIL BİR YER!

Magosa’yı ve oradaki durumunu anlatan şu mektubu, oldukça enteresandır:

"(...) Bir kere Magosa’nm hâlini tarif edeyim: (...) pencereden bakıp da sahralar dolusu harâbelerini, dağlar parçalanmışcasına taş yığınlarını gördükçe, İsrafil borusu çalınmış, fakat ben işitmemişim zannediyorum.

(...) Kuyularından çektirilip de içtiğimiz sudaki şap ile küherçileyi bir yere toplasalar, Mısır Çarşısı’nı değil, Kâhire’nin baruthânelerini asırlarca idare eder. Evvel, ağızdaki acılığı def için rakı üzerine su içiyorduk; şimdi, bilâkis su üzerine rakı içiyoruz. (...) Hele kertenkelelerini, Emin Beyefendi timsah zannetmiş!..

Fâresi zümre-i küttâb gibi nâ-mabdûd Piresi leşker-i küffâr gibi bî-pâyân (Faresi, kâtiplerin topluluğu gibi sınırsız ve piresi kâfir askeri gibi sonsuzdur).

Madenlere söz yok; her taraf taş ile dolmuş. Öyle taşlar ki, ufak parçası insana işkence etmekte bir cellâda bedeldir. Nâzenînler, gündüzleri havadaki harareti cezbederler, akşam olunca insanın yüzüne üflerler. Bir hâlde ki, Cehennem teneffüs ediyor sanılır. Geceleri rutubeti alırlar, sabah olunca vücutlara neşretmeğe başlarlar. Bir hâlde ki, adam; üzerine bulut kadar süngerler sıkılıyor kıyas eder.

Bizim zindanı bir iyice süzdüm. İstanbul’daki evden değil, Paris otellerinden bile farkını görmedim". (Şirvânizâde Hakkı Bey’e Mektup. Magosa, 1873).

"Molla Münih,

Sen âdeta başımıza kâtip kesildin ya! 0,5 Muharrem tarihli Ayasofya minâresi kadar mektubunu beğenmedim desem, yalan söylemiş olurum. (...) İhtar sana, tekdir şaha kalkmış da ön ayakları el sanılmış merkebe yakışır". (Münip Bey’e Mektup. Magosa, Şubat, 1875).

"Biz, deve katarı gibi dâima merkep arkasında gitmek saflığında bulunduğumuz için, bu belâlara uğradığımızı hiçbir vakit inkâr etmeyiz". (Menemenli Rifat Bey’e Mektup. Midilli, Ekim, 1877).

KIZINA MEKTUP

Namık Kemal Zelzeleyi ve ondan ne kadar korktuğunu anlatan aşağıdaki mektubunu da Midilli’den, kızı Feride Hanıma göndermiştir:

"Zelzeleyi söyleme... Ben dünyada hiçbir şeyden, hattâ yılandan, gülleden falan korkmam da, ondan korkarım. Bundan gâliba on gün evvel idi. Bir akşam saat dört buçuk kararlarında yatağa yattım, kitap okuyordum. Bir sâniyenin içinde iki kere öyle salladı ki, yerlerin göklerin direkleri alındı zannettim. (...) İstanbul’da zelzelenin sallantısı yarım saat sürdü diyorsun; yanlış olacak... Yarım saat zelzele İstanbul’u değil, dünyayı yıkar". (Feride Hanım’a Mektup. Midilli, Kasım, 1877).

"Mektubunda Zeynülâbidin gibi bir şey yazmışsın. Önce, Hacivat resmi zannettim. Sonra, dikkatle baktım. Meğer, bizim Zeynülâbidin Bey’in ismi olacak imiş. Hû!.. Ayıp..." (Menemenli Rifat Bey’e Mektup. Midilli, Temmuz, 1878).

"Artık geçen posta mektup göndermediğim için, Hikmet oraya gelir ise, ister döğüşünüz, ister parçalayınız, isterseniz yiyiniz, benim ne vazifem? Hem Allah’ı seversen, ben her hafta risale kadar mektup yazmak için bir milyon mahlûkat ile götürü pazarlığa mı girdim? Arasıra kısa yazarım, arasıra hiç yazmam... Beğenmeyen kızını vermesin! Ne şeker çiğner ağanın papağanlar?.." (Menemenli Rifat Bey’e Mektup. Midilli, Kasım, 1878).

YAKIŞIKSIZ HEDİYELER

Nâmık Kemâl’in, —kendisiyle birlikte İbret gazetesini çıkardığı, Londra’da iken de Hürriyet gazetesinde birlikte çalıştığı— yakın arkadaşı İskender Beyzade Reşad Bey; şâirimiz Magosa’da iken, kendisine hediye olarak kuru kaymak gönderir. O da, bu kaymağa şu mektupla karşılık verir:

"A cenâbet, benim gibi sarhoş herifin tatlı ile ne alışverişi olur ki, bana hediye olarak kuru kaymak gönderiyorsun. Meselâ, onun yerine biraz sucuk gönderilse idi. kıyamet mi kopardı? Burada, portakaldan başka bir şey yok. Onun da vakti geçti. Birkaç tane bulup gönderecektim amma, yine gönderemedim. Neme lâzım, zift ye! Sen bana kuru kaymak göndereceksin de, ben sana o kurumuş, kupkuru olmuş tatlı cenâzesine bedel; sulu sulu, sapsarı portakallar göndereceğim öyle mi? Tekrar ederim, zift ye!.." (İskender Beyzâde Reşad Bey’e Mektup. Magosa).

"Hikmet’in sözüne göre, semeri omuzunda eskitmişsin. Arnavud, eline geçen bir küçük kitabı lâhanaya sarmış da, bîr yere koymuş. O da kaybolmuş... Sonra, düşünmüş düşünmüş, evde bulunan bir manda hatırına gelmiş. (Vallahi manda yuttu çitabı!) demiş. Hüseyin diyor ki: (Rifat Bey manda ise, arkasında semer eskitmez. Değil ise, kitap yemez. Benim mecmuacağızımı ne yapacak?) Şimdi, bu suâle cevap vermek lâzım gelir. Niçin, herkesin malını gasbedersin de, böyle üzüntülere uğrarsın? Ne bileyim; seni dayağa mı havâle etsem?.." (Menemenli Rifat Bey’e Mektup. Midilli, 1295).

SON BİR MEKTUP

Yazımızı, Londra’dan babasına gönderdiği şu, açık ifadeli mektubu ile bitirelim:

"Güyâ, ben burada karılara dalmışım. Bilmem bu hezeyanları kim ediyor? Ben genç bir herifim; vazife, memuriyetim de yok. Gece, gündüz bir karı ile otursam, hiç utanmam. Allah şâhiddir ki, buraya geldim geleli, daha bir kere zanparalık etmedim. Onunla da iftihar ettiğim yoktur. Diğer arkadaşların hiçbiri de nâmusa aykırı bir harekette bulunmuyor. Bizi kim ayıplayacak? Vekiller mi? Keratalar ağızlarını kapasın; bizi tenezzüle mecbur etmesin... Yoksa, ismiyle resmiyle buradaki piçlerini ilân ederiz. Millet ayıplayacak ise, artık elverdi. Biz onların hukûkunu sağlamak için şahsî menfaatlerimizi terk ettik. (...) Size öyle, zanparalık ediyorlarmış, şöyle gelip böyle gidiyorlarmış gibi söz söyleyen olursa; (sâyenizde Avrupa’da oturuyorlar. Orada, Kâbe tavaf olunmaz ya; ne yapsınlar?..) dersiniz, elverir". (Mustafa Âsim Bey’e Mektup. Londra, Mayıs, 1868).

Dr. ÖNDER GÖÇGÜN
Taha Toros Arşivi, 580852

ŞİİRLERİ



ARKADAŞINIZA GÖNDERMEK İÇİN:





ŞİİR PARKI