Rüştü Onur, genç ölümüyle 1940’ların
başından bu yana Türk şiir dünyasının
ilgi alanı içinde olmuştur. Arkadaşları
Salâh Birsel, Necati Cumalı, Oktay
Rifat ve gene kendisi gibi genç ölen Zonguldaklı
arkadaşları Muzaffer Tayyip
Uslu, Kemal Uluser ve gene Zonguldak’tan
edebiyat öğretmeni ve şair arkadaşı
olan Behçet Necatigil, onu edebiyatın
gündeminde tutmuşlardır hep.
Şair, oyuncu, yönetmen Yılmaz Erdoğan
“Kelebeğin Rüyası”yla Rüştü Onur’u bir
kez daha gündeme getirmiştir.
Salâh Birsel’in Rüştü Onur için “1940
yılında Rüştü’yü tanıdığım vakit o, şiir
devleriyle olan savaşına çoktan başlamıştı.
Yenilmemek için elden geleni yapıyor,
şiirin sırtını yere getirmek için sağlığını
bile savaş meydanına sürmekten çekinmiyordu,”
diye yazar.
S. Birsel’le pek çok şeyi paylaşmıştır
ama, önce şiiri! Yenilikleri anlama, sezme
konusunda yetenekli bir gençtir
Rüştü. Has şairlerin hepsinde vardır
bu.
“Mektubunuzu ve Orhan Veli’nin “Garip” adlı eserini aldım. Bugün benim için bayram oldu. “Garip” çok güzel. O,
benim kitabım oldu. Ve ben onu parasız herkese
dağıtmak gibi bir his duyuyorum. Bir gün limanda
ve istasyonda kucağımda bir yığın “Garip”
olduğu halde beklesem. Ve yeni çıkan yolculara,
bu şehrin insanlarını tanımaları için birer
tane versem. Ondan herkesde olsa. (…) Evet artık
ben Garip’im. Süleyman Efendi’yle akrabalığımız
anadan geliyor,” diye yazar Salâh Birsel’e.
FEDAİLER MANGASI
Benim asıl söylemek istediğim, Rüştü Onur’un
genç ölümüyle yarım kalan şarkısı üzerinedir.
Yetenekli, atılgan ve içli bu ruhla,
çok daha derinlikli ve toplumsal izlekli
şiirler yazabilirdi. Ruhunda, zihninde var
olanı bütünüyle açmaya ömrü yetmemiştir.
Yirmi iki yıllık ömrünün üç-beş yılı
zaten hastalıkla pençeleşerek geçmiş;
sevdiği kızla evliliği bile, eşinin ölümüyle
erkenden bitmiş ve kendisi de peşinden
ölmüştür!
1940’lar bütün bir dünya için olduğu kadar Türkiye için de
önemli yıllardır. Alman faşizmi, doğusu-batısı,
kuzeyi-güneyiyle kıta Avrupa’sını kasıp kavurmakta; insanlık İlkçağ’dan bu yana gördüğü
vahşetin en ağırını yaşamaktadır.
Türkiye bu savaşın dışında görünse de, Hitler
(Führer) orduları Yunanistan’a çoktan inmiş, Balkanlar’ı çoktan pençesine almış ve Edirne sınırına kadar dayanmıştır.
Genç Cumhuriyet, cepheye asker sürmemişse
de yorgun ve yoksuldur. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış bir halk, Batılı akbabalar tarafından paramparça edilmiş bir ülke. İşte bu noktada
“Kurtuluş Savaşı” başlamıştır. Yoksul
ve yorgun Anadolu çocukları yeni ve
daha çetin bir savaşın çağrısını ruhlarında,
zihinlerinde duymuşlardır. “Cumhuriyet”
külünden doğan bir ‘anka’dır!
Genç Cumhuriyet’in şairleri, yazarları, dünyada olup bitenin içindedirler. Nâzım Hikmet şiirlerinde bütün alanlarıyla işlemiştir İkinci Dünya Savaşı’nı örneğin.
Yeniden Rüştü Onur’a dönecek olursak: 1940 kuşağı geniş bir yelpazedir. Türk şiirinde bir yanda Garip (Birinci
Yeni), öbür yanda, toplumcu, devrimci şairler topluluğu. Attila İlhan’ın “Fedailer Mangası”, Mehmed Kemal’in “Acılı Kuşak” dediği şairler. Enver Gökçe, Ahmet Arif, Niyazi Akıncıoğlu, Attila
İlhan, Arif Damar, Şükran Kurdakul ve elbette Rıfat Ilgaz, A.Kadir, Hasan Hüseyin.
Rüştü Onur, Salâh Birsel’e yazdığı mektupta, “Süleyman Efendiyle akrabalığımız anadan geliyor” derken, kendi dışında olup bitene de baktığını duyurur
bize. “Dört Yol Ağzı” adlı şiiri önemlidir. Bu şiir bende her şiirinden daha fazla burukluk bırakır:
“Dört yol ağzına oturmuşum
Mektup yazıyorum isteyene.
İnce belli bir kapatma,
Hovardalığından şikâyetçi dostunun.
Sarışın bir kadın,
Mektup bekliyor askerdeki kocasından.
İşçi karısından şikâyetçi
Garson patronundan.
Ve bütün insanların
derdi bana düşüyor
Akşam olunca…”
Bu şiiri yirmi yaşında yazan bir şair, şiirini daha başka yerlere taşıyabilirdi. “Kenar Dilberi” adlı öyküsüne bir göz atalım:
“Onu seviyordum, ama sadece seviyordum.
O bunun farkına vardığı gün boynuma
sarılmış beni “öpmüştü” Kedi gibi sokulmuştu
bana. O zaman ben hiçbir şey söylememiş,
sadece içimden ona karşı ömrüm boyunca unutamayacağım bir sıcaklık duymuştum.
Şimdi ben bir kenar mahallenin bir kenar dilberini seviyorum. Ben bir fabrikada çalışıyorum. Çalıştığım fabrika
denize karşı, yarın fabrikadan döndüğümde koltuğumda kar gibi iki somun ekmek olacak. Bakkala, kasaba uğrayacağım. Ocağım yanacak. Ve artık şu örümcekli dört duvar arkasında
bunalıp kalmayacağım.”
Şair düzyazıda da yeteneklidir; ama bunu daha iyi anlayabilmek için, Mediha Sessiz’e yazdığı mektuplara bakmak gerekir. Orada, şairin aslında
şarkısını tamamladığını görebilirsiniz.
Şairin eşine yazdığı mektuplar okunmadan
Rüştü Onur’u ve dünyasını bütünüyle anlamak
mümkün değildir.
Rüştü
Onur üzerine, 1990’ların başından bu yana düşünüyorum. Salâh Birsel, Arif Damar, Ahmet Necdet’le de konuşurduk zaman zaman.
Şimdi üçü de yok!
Rüştü Onur için 1990’ların başında ilk yazımı yazdım: Şarkısı Yarım Kalmış Bir Şair. 2010-2013 arasında iki yazı
daha yazdım (Biri İbrahim Tığ’ın Rüştü Onur adlı kitabında yer aldı) Ayrıca, Rüştü Onur’u anma etkinlikleri içinde açık oturumlara, panellere katıldım. Şairin 70. ölüm yıldönümünde bir panel
yönettim, bir oyun yazdım. Lirik ve
Hüzünlü bir Hayat: Rüştü Onur adlı
oyun, Devrekli tiyatrocularca sahnelendi.
Farklı zamanlarda ve farklı kanallarda
iki kez Rüştü Onur üzerine konuştum.
Ayrıca Sanat Cephesi’nde Hüseyin Haydar’la 45 dakika Rüştü
Onur’u konuştuk. Asıl şunu söylemek istiyorum: Rüştü’nün eşine yazdığı mektuplardan sonra daha başka bir Rüştü Onur var bende. Avcumda Mektubun bana çok şey söyledi ve İrfan Yalçın’ın
İlkyaz Ölümleri’yle birlikte okunmalı bu kitap.
BİR KİTABIN HİKAYESİ
Avcumda Mektubun’u Sabahat Sessiz Hanımefendi’ye borçluyuz. Mektupları, şiirleri, fotoğrafları saklayıp edebiyat tarihimize kazandırdığı
için kendi adıma ve Türk Şiiri adına teşekkür
ederim kendisine.
Bu güzel kitapta benim katkı payım çok azdır. Sabahat Sessiz, dosyayı bana ve İbrahim Tığ’a teslim etti. İbrahim, aylardır ilgiliydi bu dosyayla, önemli çaba sarf etti. Sabahat Hanım, “Leyla
Şahin’ de olursa veririm dosyayı” dediği
için, halen yönetiminde olduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nın bürosunda teslim etti dosyayı. Yazarlar Sendikası’nı buluşacağımız yer
olarak Sabahat Hanım belirledi.
Kitapta adımın olmasını da kendileri ve
yayınevi istediler. Leyla Şahin imzasının
bulunması koşuluyla basıldı kitap. Sonuçta
kitap Rüştü Onur’undur. İbrahim’le ben dosyayı
teslim alan şairleriz.Büyük bir sabır ve
özenle mektupları 70 yıl saklayan, Mediha Hanım’ın kız kardeşi Sabahat Sessiz’indir. Rüştü
Onur’a sahip çıkan Devreklilerin, Rüştü Onur Sanat
ve Kültür Derneği’nindir. ROSAK’ın kurucuları
ve halen yönetimde olan değerli insanların,
Dernek Başkanı Avukat H.Yusuf Öztürk
ve değerli Devrek Belediye Başkanı Mustafa Semerci’nin tasarrufunda olabilir ancak. İbrahim
Tığ da ROSAK bünyesinde bir insan olarak telif
ona da uygundur diye düşündüm.
Ben Leyla Şahin olarak yayınevinin verdiği
telif sözleşmesini kabul etmedim, imzalamadım;
böyle bir beklentim olamaz. Ben sadece değerli
bir insanın, Sabahat Sessiz‘in isteğini yerine
getirdim. Bu zarif ve kültürlü Hanımefendi mektupları saklamakla hepimize kederli bir güzellik sundu zaten. Konuyu Hüseyin
Haydar’la paylaştım. Kaynak Yayınları’nın
yönetmeni Sadık Usta kitaba büyük özen göstererek çalışmaya koyuldu.
Rüştü ile Mediha iki turna olup göçtükleri yerden
geri döndüler bize böylece!
LEYLA ŞAHİN
Aydınlık Kitap, 22 Şubat 2013, S. 12-14

ŞİİRLERİ