I
Şiir konusu olarak da, beste konusu olarak da halk türkülerini ele alanlar genellikle, "Bunları bir sanat eseri saymak, bir damla bal için bir çuval keçiboynuzu yemeye benzer," derler.
"Halk türküsü diye bir şey yoktur," deyip işi bir çırpıda kesip
atanlar da oldu. Bununla birlikte halk türkülerini hiç sevmedikleri söylenemez. Çok defa halkın kendisi gibi türkülerini de saf ve
şirin bulanlar, "Yalnız bunları böyle bırakmamalı, inkişaf ettirmeli," derler.
Bu inkişaf kelimesiyle neyi kastettikleri pek bilinmez. Acaba türküler inkişaf edince senfoni mi olacak? Halk
türküleri, halkın hayatı içinde gelişe gelişe bugünkü erişilmez
sadeliğini bulmuş bir ifade vasıtasıdır. Kendi ölçüleri içinde halkı
en iyi ifade eden ve milyonlarca insanı asırlardan beri duygulandıran bu melodilerin ve ritimlerin herhalde bir sanat değeri olsa
gerek.
Halk türkülerinin inkişafa değil, inkişaf etmiş sanatçılara
ihtiyacı vardır. Bizim asıl beklediğimiz şey, bütün sanat türlerinin
halkı anlatmakta veya halka bir şey anlatmakta halk türküleri
kadar hayata girmiş olmalarıdır.
Sanatı, günlük hayatın girdisinden çıktısından kurtulmuş
yüksek bir insan faaliyeti olarak düşünmeye alışanlar, haklı
olarak insanı hakikatle yüz yüze getiren bir sanatı yadırgıyor.
İşin içinde bir yanlışlık olduğunu sezen bir şairimiz geçenlerde, "Canım halk türküleri de, halkın türküleri değil ki," diye ortaya yeni bir fikir sürmüş. "Mesela Karacaoğlan'ın veya Aşık
Veysel'in halktan herhangi birisi gibi olmasına imkan var mı?
Onların duyduğunu, herhangi bir köylünün duymasına imkan var
mı," diyerek halk şairlerinin halktan ayrı bir üstünlük, bir sanatçı
üstünlüğü olduğunu iddia etmiş.
Bu fikir insana dolambaçlı
yollardan bir nefis müdafaası gibi geliyorsa da, halk türkülerinin
tanınması bakımından yine en insaflısı sayılabilir. Fakat böylece eserlerinin bir sanat eseri, kendilerinin de bir sanatçı olabilmeleri için halktan ayrılmaları icabeden halk şairleri, doğumları, ölümleri, dilleri, zevkleri ve dertleriyle halkın hayatına o kadar
karışmışlar ki ister istemez onların da halk olduğuna, halktan
olduğuna inanmak zorundayız.
II
"Şu bizim türküler ne kadar da ah'lı, oflu imiş. Şen, şakrak türkülerimiz yok muymuş? İnsanları neşelendirmek lazımmış . Halbuki bu hazin
türküler insanı bunaltıyormuş"
Şehirlerde oturan, sinemadan, tiyatrodan, bütün oyunlardan
ve sanattan anlayan bir zümre var ki, hepsi de okumuş
insanlardır. Türlü konular üzerinde konuşurlar, ince ince alay
eder, gülüşürler. Başka işlerde nasıl olduklarını pek bilmem ya
türküleri birkaç defa dinledikten sonra verdikleri hükümlerden
bazılarını yukarıya aldım.
Evvela büyük bir heyecanlanma,
hayran olmalar, takdir etmeler. Sonra, bütün bu hayranlıkların,
takdirlerin bir saman alevi gibi söndüğünü ve bir sıkıntının
çöktüğünü görürsünüz. "İyi ama canım, hep aynı şeyler, yeni bir türkü yok mu?" derler.
Hayır, bu sıkıntı türkülerden gelmiyor. Bu zümrenin halinde bir bozukluk var. En yeni oyuncaklardan bile bir iki saatte bıkan çocuklar gibi, her şeyden böyle çabucak bıkıveriyorlar. Onlar için
esas olan: Bir şey üzerinde uzun zaman heyecanlanmayı bilmekten çok, her an yeni bir şey görmek merakıdır. Daima yeni bir şey, eğlenceli bir şey. Çünkü onlar bu dünyaya bir defa
gelmişlerdir.
Bir gün, yabancıların da bulunduğu bir toplantıda türküler söyleniyordu, dinleyicilerden birinin, "Bu yabancılar hazin şeylerden hoşlanmazlar. Aman biraz ecnebiler için olsun," diye
ihtarı üzerine , "Vallahi yabancılar için türkü yok," dediğimi hatırlıyorum.
Halkın, bu türküleri, kimseyi eğlendirmek için söylemediği, dış görünüşü ile böyle de olsa, hakikatte onlarla halini anlatmaya
çalıştığı bir kere akıllarına gelse, gerisi kolay. O zaman bir
milletin halini türkülerinden öğrenmek mümkün olacak.
Bu türküler halkın hayatının bir ifadesi değil mi? Onlar çiçekten,
sıtmadan, tarlasını basan selden ve çekirgeden bahsetmiyor mu?
Felaketin nereden geldiğini bildiği halde, feleği diline dolayarak,
"Kahpe felek sana nettim, neyledim? / Asiyab'ın misali çarhı
başımda söndürdün / Kimine zevki sefa verdin kimine mihnet"
diyerek yeryüzündeki adaletsizlikleri onlarla anlatmıyor mu?
Çocuk doğurmayan kadın, toplum düzenine karşı duyduğu
korkuyu, acıyı, bu türkülerle anlatmıyor mu? Kitleler halinde
öldürülmüş ve yok edilmeye çalışılmış zümrelerin hikayesi bu
türkülerle anlatılmıyor mu? Asırlardan beri, bir lokma ekmek
için, memleketi bir uçtan bir uca dolaşan milyonlarca yurtsuz,
yuvasız insanın garipliği, ıstırabı, bu türkülerle anlatılmıyor mu?
Mademki bu türküler bu kadar hazindir, o halde, halkın hayat
şartları tahammül edilemeyecek kadar hazin demektir. Hayatın
öldürücü şartları o kadar yerleşmiş ve nasırlaşmış ki, bir an, bir
nefes gülse, bir günah işlediğini, başına bir felaketin geleceğini
vehmederek hemen tövbe istiğfar eder.
"Nolaydım da nolaydım / Keşke teslim olaydım"
"Sepetçioğlu bir ananın kuzusu / Hiç gitmiyor kollarımdan sızısı"
Biri Batı Anadolu'nun, diğeri Kastamonu'nun iki zeybek
havası. Bunlarla oynar, fakat İslamoğlu ve Sepetçioğlu namındaki iki eşkıyanın yiğitliğinin ve nasıl öldürüldüğünün acısını da duyarak.
Bunun gibi, bütün Orta Anadolu'nun hareketli oturak
havalarından, bir kadın uğruna veya bir ahbap uğruna insanların
birbirlerini nasıl bıçakladıklarını, nasıl mahkum olduklarını
anlatan mısralar ve bu mısralara uygun melodiler, hep aynı
toplum düzeninin etkisi altındadır.
Eğlenmek ve neşelenmek ne
demek olursa olsun, biz bunlara bakarak, "Eh bu milletin
neşesini ifade etmesi de böyle demek," mi diyeceğiz? Yoksa,
türkülerin hakiki bir neşeyi, huzuru ve saadeti ifade etmesi için
halkın hayat şartlarının değişmesi mi lazım gelecek?
III
Geçen yazıda halk türkülerindeki hüznün sebeplerini araştırırken, türküleri, hayat şartlarının ve toplumsal düzenin dışında
bir varlık olarak düşünmenin doğru olmayacağını, okuması
yazması olmayan halkın, ritmin ve melodinin devamlılığından
faydalanarak, meselelerini ancak türkülerle kulaktan kulağa
duyurabildiğini söylemiştim.
Hiçbir devirde işleri iyi gitmeyen, anlatacak pek çok şeyi
olan, fakat türkülerden başka da devamlı bir ifade vasıtası
olmayan halk, ağzını açtığı anı fırsat bilerek eğlencesinde bile
hayatını bütünü ile hatırlamaktadır. Hayatı ise daima kendi
kaderine terkedilmiş olmakla, bir gün başka bir yere göçüp
gidecekmiş gibi, asırlardan beri bu toprak üstünde kendini garip
hissetmekle, aşiret, zümre ve mezhep anlayışından daha üstün
değerlerden ve düzenden mahrum bırakılmakla, hastalık, açlık
ve adaletsizlik gibi nesilden nesile devredilen demirbaş felaketlerle geçmektedir.
Gerçi, türkülerinde halkın daima böyle tek taraflı olmadığı akla gelebilirse de, benim bunları, türkülerdeki
hüznün sebeplerini araştırırken söylediğim ve türkülerin kendi
bünyesinden çıkardığım unutulmamalıdır.
"Bunlar haydut deyi emir verdiler
Kavim kardeş demediler kırdılar
Beş kişiydik bir mevzide vurdular
Tezkeremden evvel vurdular beni
Sılama hasret koydular beni."
"Haciz geldi ocakları bozuyor
Kimi vergi kimi sorgu yazıyor
Can dayanmaz kul canından beziyor
Böyl'olursa demir kalmaz sivrilir."
"Uzun kavak, ne bileyim ne bileyim
Kıcım kıcım kıcılar
Anne benim sol böğrümde sancı var."
Herhalde bu meselelerin şakaya gelir tarafı yok. İçerikleri itibarıyla hiç de memnun olunmayacak bazı
hadiseleri, halkın mizahla karışık olarak anlatmasının sebebi ise,
her şeye rağmen bir neşe yaratıp, eğlenmek arzusundan çok,
başka sebeplerden olsa gerek.
Bir kere halk, her hadiseyi mizahla
karıştırmaz: Züğürtlük, görmemişlik, çekirge, fare, kaz, tahtakurusu, pire, bit ve sivrisinek gibi konular, halk sanatkarları arasında klasik birer mizah konusudur. Gelip geçen ustalar, bu konular üzerinde birer mizah destanı söylemeyi adet edinmişlerdir. Hakikatte bunlar geri toplumlara musallat utandırıcı birer
afettir. Gerilik yüzünden, yakasını bir türlü bunlardan kurtaramayan halk, utanç verici bu hayvanlar ve hallerle yüz göz olarak tabiileştirmek istemektedir.
Halk sanatkarları, bu hayvanların zararları ile cüsseleri arasındaki tezadı yakalamakta ve onu komik bir unsur olarak kullanmaktadır. Fakat, halkın sivrisinekten, bitten, fareden mizah yaptığı halde, sıtmadan, vebadan ve lekeli hummadan mizah yaptığı pek görülmemiştir.
Başından geçen bir hadiseyi veya içinde bulunduğu bir hali sanatkarın
bazen böyle şakaya getirerek anlatmasını, biraz da dinleyici ile
arasındaki farklarda ve bazı psikolojik sebeplerde aramak lazımdır.
(Yağmur ve Toprak, Cilt I, Sayı 5,6,8 /
Kasım, Aralık 1948 ve Şubat 1949,
s s. 6-7, ve 12-13 [Hasan Güneş adı ile]
RUHİ SU
Ruhi Su, Ezgili Yürek, S. 48-52

ŞİİRLERİ