- I -
Çalışmak insan haysiyetine aykırıdır sloganı, şırıl şenlik bileşik sözcüğünün bana ait olması kadar bana aittir!
Şanlı 1984 yılında çalışmaya belirsiz bir süre ara verip İstanbul'dan İzmir'e taşındığımda etmiştim bu sözü. İstanbul'daki farklı reklam ajanslarında -bir zamanlar- birlikte çalıştığım arkadaşlarıma yazdığım mektuplar bu 'başlık'la açılıyor, bu 'dip slogan'la bitiyordu. Sloganımın zaman içinde epey tuttuğunu, hatta kendini bazı reklam ajanslarının duvarlarında grafiti olarak var ettiğini bile söyleyebilirim. Tabii ki bu durumun gururumu hayli okşadığını da ekleyerek...
Hayattır; sürprizlerle doludur: Bir süre sonra, bir bumerang gibi bana dönecek ve beni vuracaktı sloganım.
(Çalışmak üzere, İzmir den İstanbul'a dönmüştüm bu kez. Bir dostumun da önerisiyle, Türkiye'nin önde gelen reklam ajanslarından birinde işe başlamak üzereydim. Ne var ki hazin bir son dakika gelişmesi imkânsız kıldı işe başlamamı: Meğer o reklam ajansının da birkaç duvarını süslemekteymiş benim slogan. Ajansın espriye elbet açık patronu ilk gördüğünde pek hoşlanmış, Yahu nerden buldunuz bu lafı, kim söylemiş bakim diye sormuş. Sloganımı duvara asanlar da bir güzel faş etmişler adımı. İşte o adı, aksilik bu ya, işe başlamama çeyrek kala, birdenbire hatırlayıvermiş patron. Denir ki, adı geçmeyen zat, o günden sonra, güvenilir başkalarının önerileriyle dahi, işe adam almaktan vazgeçmiş, dahası bütün iş görüşmelerinde mutlak surette bulunur olmuş.)
Her neyse, geçmiş zamanın tuhaf işleri deyip ikinci bölüme geçelim.
- II -
Darısı cümle âlemin başına; emeklilik'imi istedim, verdiler.
İlk günün nasıl geçtiğini doğrusu anlayamadım, ama ikinci gün pek güzeldi: İsmail Mert Başat (kendisi emeklidir), Süreya Berfe (o da öyledir), Hasan Özkılıç (o dahi öyledir) ve bendeniz, Urla- İskele de, denizin dizi dibinde, üstelik de hayırlı bir iş için oturmuş laflıyorduk. Birden şeytan dürttü; iki gün öncesine kadar sürekli çalışanı olduğum birimin -hâlâ çalışmakta olan- yöneticisini aradım, dedim ki ona:
"Denizin hemen kıyısında, arkadaşlarımla mutlu hem mes'ut oturuyor, çay içip suya bakmanın.. dahası keyifle sohbet etmenin dışında hiçbir şey yapmıyorum, ama sanırım senin ekip -başta yöneticisi olmak üzere- her zaman ettiği gibi, ziyadesiyle çalışmaktadır; eh bu da bir yaşam biçimidir, kaldı ki farklılıklar zenginliğimizdir."
İntikamının yeterince acı olabilmesi için elinden geleni ardına koymayacağını net bir biçimde belirten yönetici, emekliliğimin dördüncü gününde beni arayıp şöyle buyurdu:
"İşyeriyle yaptığın sözleşme 31 Aralık 2008'e kadar çalışmanı gerektiriyor. Emekliliğine elbette saygı duymaktayız, ne var ki yılın son üç ayı boyunca -dışarıdan da olsa- iş yapmayı sürdürmek durumundasın, bu konuda üst yönetimden gerekli izni aldım, yarın sabah bekliyoruz!"
Ertesi gündü, gidiş-geliş, bir yeniden 60 km yol kat ettim.
... Derken, 2008 in sonuna yaklaştığımız günlerde, 2009 yılı için yeni önerilerde bulunabileceğim ifade edildi. Rakı-sigara-kitapdergi-vb kötü alışkanlıklarımdan dolayı, başka n'apayım, "Hay hay, memnuniyetle" dedim; dolandırdığım lafı toparlamam gerekirse, emeklilik sonrası çalışma hayatımı, sürdürmekteyim efendim!
- III -
Çalışmaktan fena halde bunaldığım bir gündü, demiştim ki: "İşini gücünü bırak Sina Efendi, yan komşundan feyiz al, bahçene çık, yaz akşamının o baştan çıkarıcı rayihası eşliğinde otur, suyu seyret."
Tıpkı öyle etmiş, bahçeye çıkmış, yaz akşamının o baştan çıkarıcı rayihası eşliğinde oturmuş, suyu seyretmeye başlamıştım. On-on beş dakika sonrasıydı; gözüm sudaydı elbet, ama aklım üst kattaki odamda, yarım bıraktığım işteydi. Toparla pılını pırtını, işinin başına dön! demiştim ben bana.
Evet becerememiştim; başarısızlıkla sonuçlanmıştı akşam keyfini çıkarma serüvenim. İçeri girerken, denize doğru istikrarlı bir dalgınlıkla bakmakta olan yaşıtım komşumu kaygısızlığından dolayı kıskanmış ve fakat bahçesindeki kalıcılığını taze emekliliğine vermiş, kendimle birlikte homurdanmamı da taşımıştım üst kattaki odaya.
Çok değil az sonrasıydı; yaşıtım komşumun helvasını hem lokmasını yedik.
***
Emeklilik konusunu kafamda evirip çevirdiğim günlerdi; Sakın! demişti Enver Ercan, sakın ha, yoksa ölürsün!
- IV -
Dostoyevski'yi 18 yaşımdayken okumuştum. Tolstoy'u da öyle Çernişevski'yi okuduğumda ise daha olgun bir yaştaydım; 23-24 filan...
Demiştim ki Enver'e: "Merak etme, küt diye ölmem ben, okuyacağım dünya kadar kitap var; jimnastiği asla ihmal etmemek kaydıyla, az yazıp çok okuyacağım bir emeklilik olacak benimkisi."
Muradım şuydu: Savaş ve Barış'tan Suç ve Ceza'ya.. Devrim Öncesi'nden Budala'ya.. Karamazof Kardeşler'den Yüzbaşı'nın Kızı'na.. Küçük Köpekli Kadın'dan Babalar ve Oğullar'a.. bir koşu götürdüğüm onca kitabı şimdiki akıllı aklımla bir yeniden okuyacak, mümkün olursa bu yeniden okuma ya Oblomov'la başlayacak.. olabildiğince az yazacak.. torunum Çınar edepsizlendiğinde ise zaten burnumun ortasına düşmüş olan yakın gözlüğümün üstünden ona gülümseyerek bakıp "Devam et yavrum" diyecektim, "edepsizliğin vaktidir, bu vakitteki edepsizlik edebindir senin!"
- V -
Geldik ve gördük ve anladık ki, hiç de hayal edildiği gibi değilmiş yeni hayat.
Şimdilerde, günde 60 km yolu gidip gelmeye devam ediyorum. Bu hesap özetinden de anlaşılacağı üzere, "Vuslat bir başka bahara.." demeyi de, eski alışkanlığımla, sürdürüyorum.
Fakat, arada derede, bir fırsatını elbet bulacak ve başlayacağım Çernişevski'ye! "Nasıl yapmalı da Yapmalı" diye bir yeniden sorarak...
- VI -
Bir süre öncesiydi, Murat Yalçın'dan bir e-posta aldım: Kitaplık dergisinde Yahya Kemal le ilgili bir dosya yapılacağını, bu dosyada beni de görmek istediğini belirtiyor, son teslim tarihini de vurguladıktan sonra sevgilerini gönderiyordu.
Yanıtımı hemen o gün yazıya döktüm. Tam olarak şöyle dedim:
"Yahya Kemal'le ilgili olarak, örneğin bir Hasan Bülent Kahraman, örneğin bir Osman Hakan A. kadar derinlikli görüşler getirebileceğime ihtimal vermiyorum.
İçtenlikli düşüncem odur ki, kendimi Yahya Kemal üzerine doyurucu bir yazı yazmaya mezun hissetmiyorum."
Yanıtım, "İlginiz için teşekkür eder, bağışlanmamı dilerim." gibilerden bir cümleyle bitmiyordu, çünkü yanıtımın - beş satırlık da olsa - yayımlanmasını istiyordum. Kaldı ki bu türden bir final cümlesi, olsa olsa e-posta ekindeki sayfaya değil, postanın ana sayfasındaki selam-kelam bölümüne yakışırdı.
Yeniden işe başlama telaşı.. yeniden bir sürü koşturmaca.. derken, hazırladığım yanıt yerine ulaşamadı. Dosdoğru söylemem gerekirse, unuttum göndermeyi. Yalnızca yanıtı göndermeyi değil, 'Yahya Kemal Dosyası'nı da unuttum. Günün birinde Kitap-lık dergisini alıp karıştırmaya başladığımda hatırladım, unuttuğum dosyayı. Çok utandığımı da hatırlıyorum.
Hatalı olan şüphesiz benim, ama bütün hatanın yalnızca benim omuzlarıma yüklenmesi zannımca insafsızlık olur. Emeklilik huzuruna ermeme bile zaman bırakmadan beni alelacele işyerine çağıran yöneticinin hiç mi payı yoktur bu unutuşta?
Herzen'e de başlayacağım elbet! Kaygılı ve meraklı bir edayla, "Kabahat Kimde" diye soracağım.
SİNA AKYOL
Akatalpa, Şubat, Sayı:110, S. 10-11

ŞİİRLERİ