Oktay Akbal ölmüş. Onun Fatih’teki sokaklardan birini anlattığı Garipler Sokağı’ndan bir kişi eksildi demek. Son yıllarda ne çok anmıştık adını, “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey” diyerek. Ekmekler onun savaş yıllarında yazdığı ekmekler değildi ama, asıl “her şey” öyle bozulmuştu ki... ekmeğin güzelliğini görecek halimiz kalmamıştı. Hadi yine Oktay Akbal gibi söyleyelim, “savaş vardı”.
Oktay Akbal’ın demokrasi anlayışından da elbet edebiyat tutkusundan da söz etmek gerek. Ama bunların bir aile geleneği olduğunu anmazsam olmaz. O, öncü gerçekçi köy romanlarından Küçük Paşa’nın yazarı Ebubekir Hazım Tepeyran’ın (1864-1947) torunudur. Ebubekir Hazım Bey’in yaşamındaki önemli bir ayrıntı da, Bursa valisiyken bugünkü karşılığı İçişleri Bakanlığı olan Dahiliye Nazırlığı’ndan Kuvâi Milliye’nin asi olduğunu ilan etmeyi reddettiği için istifa edişidir. Bu istifa onun tutuklanmasına, 8 ay çeşitli hapishanelerde kalışına yol açacak, işgal ordusunun kurduğu Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nda yargılanıp idama mahkûm edilecektir. Cezasının Padişah Vahdettin tarafından 1920 Ağustosu’nda kürek cezasına indirilişini ve cezaevi günlerini Zalimane Bir İdam Hükmü adlı kitabında okuyabilirsiniz. Kimi ailelerde yazarlık gibi demokrasi tutkusu da aile geleneğidir.
Oktay Akbal benim için şiirle öykününün hep sınırında durmayı başarmış bir yazardı. Ona gelen mektupları Oktay Akbal’a Mektuplar adıyla kitaplaştıran Hikmet Altın Kaynak kitabın ilk sayfasına buruk bir cümlesini koymuş :"Şiir yazar gibi yapayalnızım..."
Behçet Necatigil onun öykülerini "konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır" diye tanımlar. Bu tanımda anılara, düşlere dayalı, daha çok içe dönük öyküler yazışının payı vardır. Bende Oktay Akbal’ın öykülerinden kalan iki görüntü var, biri Haliç’te sinema gişesinde çalışan bir Yahudi kızıyla bir Türk delikanlının arasındaki yakınlık. Kızın yeni bir yurt hayali uğruna yitmiş bir bulutsu sevda. Bir de orta yaşı epey geçtikten sonra her akşam hapisaneye dönen yazar ve onun bitişik koğuşundaki adli tutuklu. Her seferinde Erdoğan Tokatlı’nın filme çektiği kitabın adını mırıldanıyorum: Suçumuz İnsan Olmak.
Sevgi ve öfkeyle yazılmış sayfalar
Bir okuru onu 'Ekşi Sözlük'te şöyle tanımlıyor: "Yazmayı yaşamaya, yaşamayı yazmaya dönüştürmüş bir yazar. Onun sıcacık kısa kısa cümleleri, insana dostça yaklaşan, içine sinen bir içtenlikli anlatımı vardır. Öyküsü, romanı, denemesi... hep bu içtenlikli anlatımın güçlü, insanı sarıveren örgüsüyle oluşur. Kimi yazardan bir cümle, çarpıcı bir doğa parçası, bulutlar, yağmurlar -hep de bulanık hava nedense-, kar.. Akbal’ın denemelerinde, izlenimlerinde, insanın bir parçası gibi bir canlılık kazanır."
Bir yazarın ardından kitapları kalır, bir de korunabilmişse elyazıları, çalışmaları. Oktay Akbal, 2014’te yayımlanan Selimiye Bir Yokuştur’da eski defterlerden söz eder. Bir bölümü Arap harfleriyledir, annesinin, babasının, dedesinin defterleri. Bir bölümü kendi yazdıklarıdır. Yazar "birine verdim okuttum, dinledim" diye anıyor o defterleri. Kimi sevgiyle kimi öfkeyle yazılmış sayfalar. İç çekişe benzer bir ifadeyle noktalıyor sözlerini:
"Hepsini okumak, canlandırmak, hatta kitaplar halinde yayınlamak... Neye yarar, kimi ilgilendirir!" Bu sayfalarda anlatılanların silinip gideceği inancındadır Oktay Akbal. Bu defterleri ve benzerlerini bir hazine saymak yeterli edebiyat bilmemenin belirtisidir. (Bence sözlü tarih çalışması belgeleridir hepsi, ama artık Oktay’la tartışamam ki...)
Oktay Akbal, kendi yazdığı defterlerin öykü benzeri metinlerle doldurulduğunu yazar: "Al birini yaz, koca bir roman olsun. Ben gençliğimde denemedim de değil. Defterler doldurdum elyazılarımla... Bir de baktım ki bütün bunlar ne roman ne hikâye! Kime yazmışım, olsa olsa kendime.
Babamın ölümünden sonra Şehzadebaşındaki evden ayrılışımız! İşte bir hikâye! Çini sobanın yolda düşerek paramparça oluşu. Oysa annemin gözdesiydi, evlendiğinde babasının evinden getirmiş, yıllarca gözü gibi korumuştu... Edirnekapı’daki üç odalı evde yeni bir yaşam. Parasızlık, Tophane’deki evin on beş liralık kirası, dayımın arada bir gönderdiği elli lira, Niğde’deki üzüm bağlarının satışından gelen paralar... Sonra annemin hastalanışı, hastane günleri, yalnızlığım, tek başınalığı yaşayışım. Korkular içinde bir ilkokul çocukluğu.."
Bu kötümser satırları bir çocuğun gözyaşı gibi parlak , saf bir umut sonlandırır: "Yine de dergiler, kitaplar okuyarak, yine de bütün bunların bir gün masal olacağını, gerçek yaşamın zamanla güzellikler getireceğini bekleyerek..."
Oktay Akbal, o defterlerde ana babasının, çocukluğunun bütün bir geçmişinin yaşadığını düşünür. Sonra duvarda da bir fotoğrafının bulunduğu çocukluğunun büyüdükçe yavaş yavaş tükendiğini... Bu yüzden bu defterleri ne yapacağını bilememektedir.En iyisi belki de bu defterleri, sahiplerini tanımayan yabancı birinin çöpe atmasıdır. Kendisinin yaşam romanını yazmamakla ettiği iyiliğe denk bir iyiliktir bu.
"Önce bir sözcük bulurum"
Bunları okurken Oktay Akbal’ı düşünüyorum yeniden. Cumhuriyet’te, Adnan Özyalçıner’e göstermeden göz kırpıp, yanıt veriyormuş gibi değil de, öylesine konuşuyor gibi mırıldanırken: "Önce bir sözcük bulurum. Rüzgâr, bulut, deniz, kadın, aşk, mutluluk... Herhangi bir söz işte. Sonra başlar öykü. Kendiliğinden dizilir sözcükler ardı ardına. Hiç düşünmediklerin, hiç anımsamadıkların, hiç hoşlanmadıkların. Senin değil ki onlar! Kimsenin değil! Hepsi kendi boşluğunda... Bir anlamdır, bir sesleniştir, bir şarkıdır."
Oktay Akbal ölmüş. Fatih’te yürüdüm biraz, değişen bir şey yok. O çok sevdiği Suriçi İstanbul’unun arka sokaklarından bir üniversiteli memleketine dönmek için vedalaşmış evsahibiyle sanki. Sarı deftere öyküler yazan, trençkotlu, fötrlü, Ada’da oturan, kendinden büyük bir yazar onun öyküsünü beğenmiş diye sevinçli...
Siz, Nezihe Meriç’in yayımlanan ilk öyküsü için yazı yazanın Oktay Akbal olduğunu bilir miydiniz?
SENNUR SEZER
Radikal Kitap, 06.09.2015

ŞİİRLERİ