Duygu ve düşüncenin, şiirin
imbiğinden damıtılan özü
Batılı anlamda Türk tiyatrosunun yazgısı bir bakıma ozanlarımızın katkılarıyla biçimlenmiştir. Tiyatroda doğrudan doğruya "şiir" biçimini kullanan ozanların etkisi sınırlı kalmış ve sürekli olmamıştır. Çoğu ozanlarımız ise, şiirsel bir düzyazı anlatımıyla biçimlendirdikleri oyunlar yazmışlardır. Genellikle bir "olaylar dizisi"ne değil de,
belirli bir "dramatik durum"a yaslandırılan, "söz"e büyük ağırlık tanıyan ozansı oyunlar,
Türk tiyatrosunda belirli bir "alışkanlık" yaratmıştır.
"Söz"ün ön düzeye çıkmasıyla Türk tiyatrosunun görsel ve işitsel devinim açısından gelişimi bir oranda kısıtlanmış, tiyatronun vazgeçilmez koşumu olan "ekonomik anlatım" ilkesine neredeyse sırt çevrilerek, oyun kişisinin durağan bir sahne ortamında dile getirdiği düşünceye sınırsız bir özgürlük tanımıştır. Bu nedenle de "iç çatışma"ların dış çatışma"larla bütünlenerek sahnede soluk kesici bir devinim yarattığı (söz gelimi, Melih Cevdet Anday’ın "Mikado’nun Çöpleri" oyunu
gibi) başyapıtlar azınlıkta kalmıştır.
Öte yandan, ozanların büyük katkısıyla Türk dilinin kullanım özellikleri en üstün biçimiyle sahnede de yansımış, ozan kişinin büyük erdemi "düş gücü" sahnede çarpıcı "dramatik durum"ların yaratılmasını sağlamıştır.
Ozan-oyun yazarı Sabahattin Kudret Aksal, tiyatromuzda "ozan kişi" ağırlığını
1948’den bu yana duyuran sanat
insanlarımız arasında ön sıralarda yer almaktadır. Aynı zamanda felsefeci ve estetikçi olan Aksal’ın ozan-tiyatro yazarlarımız arasında özel bir yeri vardır;
kendi tiyatro yaptları hakkındaki düşüncelerini açık seçik dile
getiren, bir anlamda tiyatrosunun kuramını belirlemiş bir sanat insanıdır Aksal:
"Tiyatroyla şiiri özdeş saydım... Şiir, dilin içinde bir başka dildir... Dil ki gerçekle uyuşum içine olan mantığın bir ürünüdür. Şiir de kuşkusuz bu dilin olanaklarıyla konuşur, ama ona kendisine özgü mantığını
yerleştirmiştir. Bu ilkeyi öbür sanatlara da, örneğin tiyatroya da uygulayabiliyoruz. Tiyatro yaşam gerçeğinin sahneye yansımasıdır. Ne ki bu yansıma, gerçeğin mantığıyla değil, tiyatronun kendine özgü mantığıyla kurulmuştur...
Nedir tiyatro? Kesinlikle bir söz, bir devinim
diyebiliriz... Tiyatronun başlıca öğelerinden biri söz olduğuna göre, neden söz onun en yoğun biçimi şiire, devinim de az ya da
çok, baleye dönüşmesin?" (*)
Sabahattin Kudret Aksal’ın tiyatroyla şiiri buluşturan bu düşüncelerinin en somut biçimde, oyun yazarlığı uğraşının orta döneminde (sahnelenen ilk oyunu
"Evin Üstündeki Bulut"dan onyedi yıl sonra, sahnelenen son oyunu. "Önemli Adam"dan
onsekiz yıl önce) yazdığı "Kahvede Şenlik Var"da yansıdığı görülür. Bu nedenle de "Kahvede Şenlik Var"(1965), Aksal'ın tiyatro yazarlığını iki döneme ayıran bir "geçiş aşaması" olarak değerlendirilebilir.
Aksal’ın ilk dört oyunu ("Evin Üstündeki Bulut", "Şakacı", "Tersine Dönen Şemsiye", "Bir Odada Üç Ayna") daha çok gerçekçi anlatıma yaslanan yapıtlardır. Bu oyunlarda
aile yaşamı içinde oluşan bağlılıkların ve bağımlılıkların birey üstündeki baskıları irdelenir. Bireysel özgürlüğü ve yaşama sevincini kısıtlayan koşulları dile getiren aile ve/ya da kadın-erkek ilişkileri açmazının çeşitli psikolojik boyutlarda değerlendirildiği bu oyunlarda temel çatışma gerçeğin "aldatıcı" yüzüyle "gerçek" yüzü arasındadır.
Gerçeğin bu iki yüzü arasındaki seçimi birey yapar...
İlk dönem oyunlarında, ozan Aksal’ın şiirsel dil kullanımı ve çarpıcı "dramatik durum"lar oluşturan "fantezi"si tüm ağırlığıyla gündemdedir.
"Evin Üstündeki Bulut" (1948), Baha’nın eski bir arkadaşının konuk olarak gelmesiyle, ailenin
dört bireyinin birden yaşadığı, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlerin öyküsüdür.
"Şakacı"
(1950), ailesine “şaka” yapmak için "öldüğü" haberini ileten Baha’nın, evine "canlı" olarak
döndüğünde yaşadığı ve ailesine yaşattığı düşkırıklığını dile getirir.
"Tersine Dönen Şemsiye" (1958), şemsiyesi fırtınada ters dönen bir genç adamın, tüm
bağlılıklarını ve bağımlılıklarını unutarak yaşadığı aşk düşüdür.
Yazarına çeşitli ödüller kazandıran "Kahvede Şenlik Var" oyununda, bir anlamda, daha önceki oyunların temel izleği olan, aile ve evlilik ilişkisi bağlamındaki düş-gerçek çatışması
irdelenirken, yeni bir sahne anlatımına geçilir. Romantik bir kır kahvesinde buluşan genç bir erkekle genç bir kadın arasındaki, gösterişe, mal ve para tutkunluğuna dayalı "evlilik pazarlığı"nı anlatan oyunda kişiler
soyutlaşmış, gülmece öğesi ağırlık kazanmış, hareketlerde "stilize" bir anlatıma gidilmiştir. Bu "pazarlık" eylemi karşısında "şiirin sesi"ni simgeleyen, "palyaço" soyutluğundaki Garson’da ise "filozof" kişinin evrensel özelliğiyle ortaoyunu kişilerinin "taşlayıcı" özelliği buluşturulmuştur.
"Kahvede Şenlik Var"dan sonra yazılan yapıtlarda bu
oyunda atılan tohumlar yavaş yavaş olgunlaşacaktır. Aksal’ın kişileri "evrensel tip"lere dönüşecek, "şiirin sesi" sahnede daha çok duyulacak, aile ya da
kadın-erkek ilişkileri bağlamında tartışılan izleklerin yerini, daha genel, insan-evren ilişkisini daha dolaysız biçimde kucaklayan izlekler alacaktır. Aksal, gerçekçi anlatımı çok gerilerde bırakan, öz ve biçim açısından
gitgide "uyumsuz tiyatro"ya yaklaşan, çarpıcı dramatik durumlar üstüne kurulu ikinci dönem yapıtlarında, evrensel "palyaço" özelliğini iyice sindirecektir oyun kişilerine. Oyunlar daha bir "oyunsu"laşacaktır.
"Kral Üşümesi" (1970), kendi kurduğu katı toplum ve yaşama düzeniyle "düşünme" eylemini yok eden bir kralın, insan olarak yaşadığı
"tutsaklaşma" sürecinin ve "düşünce"yi yeniden varederek özgürlüğe açılma yolunda, kendi kurduğu düzene karşı çıkışının öyküsüdür.
"Bay Hiç" (1980), benliğin tüm aldanışlarından sıyrılıp "hiçliğe", "Sonsuzluk Kitabevi" (1980) de "sonsuzluğa" ulaşmaya çalışan
iki insanın karşıt doğrultudaki tutkularını dile getirir. Aksal, düşünce ve duygu evreninde, insanoğlunun niteliğini belirleme yolunda yoğun bir arayış içindedir. Bu çok başarılı iki tek kişilik oyundaki arayışlar birbirine karşıt gibi görünse de her ikisi de sınırsız bir özgürlüğün özlemiyle güdümlenmiştir. Belki de ölümsüzlük özleminin...
"Önemli Adam" (1983) ise tıpkı Beckett’in "Godot’yu
Beklerken" oyunundaki, zaman
ötesine geçmiş, Vladimir ve Estragon ile Ionesco’nun "İskemleler"indeki çok yaşlı karı koca gibi "sonsuz" bir "hiçliği", sonsuz yinelemelerle yaşayan Erkek ile Kadın’ın "birey" olarak "varolma" özleminin anlatımıdır.
Sabahattin Kudret Aksal tiyatrosu, "düş"ün gerçekle, gerçeğin "düş"le göğüslendiği kıl payı bir dengede biçimlenir. Duygu ve düşüncenin, şiirin imbiğinden geçirilerek damıtılan
özü, sahnedeki oyun kişilerinin sayısı azaldıkça, oyunlar kısaldıkça, "söz" düzeyinde "ekonomik" kullanım ağırlık kazandıkça daha bir billurlaşmaktadır.
(*) "Kahvede Şenlik Var Yeniden
Oynanırken" Devlet Tiyatrosu Dergisi,
Sayı 57, 1973, S. 28.
AYŞEGÜL YÜKSEL
Taha Toros Arşivi, 001640929010

ŞİİRLERİ