UNUTULAN SOSYALİST GERÇEKÇİ BİR ŞAİR

Yeni Adam, Hamle, Yeni Edebiyat ve Ses dergilerinde yayımlanan şiirleriyle tanınan Suphi Taşhan, 1921 yılında Ankara'da doğdu. Bursa Lisesi'nde ortaöğrenimini tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı öğretimine, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ara verdirip, Niğde'ye sürgüne gönderdi.

"Bahar beklediğimi getirmedi
Bahar yine gelir."

dizelerini yazan şair daha ne bekleyebilirdi ki o koşullarda.

Ne demekti "Bahar"? Neyi bekliyordu da getirmemişti? "Bahar yine gelir" çok derin manalar içeriyordu.

Niğde sürgünü Taşhan, baba memleketinden dönmüştü Ankara'ya. Yarım kalan yerden devam etti Hukuk Fakültesi'ne ve bitirip avukat oldu. Öğrenciyken memurluk, Ankara Belediyesi'nde müfettişlik yapmıştı. Artık serbest avukatlıktı görevi. 1940'larda şairlik, şiir "solculukla" birlikte anımsanırdı. Tabii bu da polisin sürekli takibi demekti. Ki o dönemin tüm toplumcu-gerçekçi şair ve yazarları, aydınları, o günlerin değindiğim baskılarını, iliklerine kadar yaşamışlardır. Yalın şiir, iletisi olan şiir, halkına seslenen şiir bu belaları elbette ki yaşıyacaktı (!) Şimdiki şairlerimize duyurulur. "Türkiye Edebiyatı Marksistlerin etkisi altındadır" diyenler, geçmiş mücadeleye bir göz atarlarsa, öğrenecekleri çok şey var sanıyorum.

"Vur bağrına kazmayı Anadolu'nun
Demiri, kömürü, bakırı bulacaksın!..."

derken, o günlerden yeraltı kaynaklarımıza sahip çıkmayı, bağımsızlıkçı olmayı savunurdu.

"Biz ateş çiçekleri açarak doğacağız,
Bahçendeki erguvan yerine
Bülbülü şeyda'dan dilenmeyiz hüsnü-aşk,
Biz meydana ateş çiçekleri açarak doğacağız."

diyerek, istemini ilan ediyordu Suphi Taşhan. Yaşamını düşüncesiyle örtüştürmüş, hep paylaşımcı olmuş ve ilkelerinden ödünsüz yaşamıştır. Türkiye Komünist Partisi'nin yayın organı olan "Yeni Edebiyat"ın, 5 Ekim 1940-15 Kasım 1941 tarihleri arasında (yani kapanıncaya kadar) tüm sayılarında görünür Suphii Taşhan.

26 sayı çıkan "Yeni Edebiyat"ın şair-yazar kadrosu oldukça geniştir: Suphi Taşhan, Suavi Koçer, Suat Taşer, Hasan İzzettin Dinamo, Sefer Aytekin, Halil Aytekin, Behiç Atabek, Kemal Sülker, Nail V., Ömer Faruk Toprak, Nâzım Hikmet, Faik Baysal, Neriman Hikmet, Nusret Kemal Otyam, Saliha Anıl, Fethi Giray, Fehmi Giray, Afif Yesari, Feridun Emin Gölönü, İsmet Emin Gölönü, Refik Togay, Mehmet Ziya, Mehmet Deniz, Hilmi Büyükşekerci, Talat Melih, Lütfi Güney, Hamit Argon, Sabri Soran, Hasan Barlas, İlhan Orhan, N. Fehmi, Ahmet Turgut, Cemil Meriç, A. Kadir, Attilâ İlhan, Niyazi Akıncıoğlu, Kamran Fuat, Mehmet Seyda, Danyal Alevkan, Enver Gökçe, Ahmet Yahya, Halit Çakır, Avni Akşit, Orhan M. Arıburnu, Suat Derviş, Reşat Fuat Baraner, Hüsamettin Bozok, Sabahattin Ali, Abidin Dino, Zeki Baştımar, Kenan Hulusi, Hüseyin Avni.

Tüm bu isimleri sıralamam, okurun, sanatçı-siyasetçi ilişkisini görmesini, ayrıca "şairi, yazarı partili olmaktan" eleştiren aklı fazlalara örnek olmasını istememdendir. Adı geçenler, hem sanatlarını yaşama geçirmişler, hem de, ülkelerinin mutlu yarınlara ulaşması için politik kavganın içinde yer almışlardır.

Tekrar Suphi Taşhan'a dönersek; Mehmet Kemal (ki Taş Mektep'ten arkadaştırlar) bir anısında "Şiirlerini nasıl yazardı, ne zaman yazardı? Bilmiyorum. Yalnız birçok müsveddesini gördüm. Rasgele kâğıtlara, ya da bir deftere yazılmıştı. Bu kâğıtlar, su, elektrik makbuzu olduğu gibi, bir kesekâğıdı bile olurdu. Eline ne geçiyorsa ona yazardı. Şiir için özel bir kâğıt kullanmazdı. İlham beklediğini de sanmıyorum. Şiir yazmaya oturur, yazardı" diyor.

Buradan şuna gelmek istiyorum; yaşamın içselleştirilmesi ve birikimin yansıması olan bu tavır, çok az görülen örnektir. Şiirle yatıp kalkmaktır. Ayrıca bu yoğunlaşmanın yaşamla olan bağdaki, sevmek, çözmek ve dönüştürmekle ilgili eylemliliğin varlığını görüyorum çok net çizgilerle. Şair gibi yaşayıp, yaşadığı gibi şiirleşen bir yaşamın yansımasıdır Suphi Taşhan şiirimizde.

Kocaman elleri, kocaman ayakları olan bu kocaman yürekli şair, 1950-1960 arasında Demokrat Parti'nin baskılarını, diğer arkadaşlarıyla birlikte yaşamış, yılmamış bildiği yolda yürümeyi erdem sayan güzel insanlarımızdandır. Polis gölgesinde sürdürdüğü polis gölgesinde bitirdiği yaşamına gölge düşürmemiştir.

"Bir şiir yazmalıyım:
Ve düşürmeliyim en azgın bombamı
Bu vahşet cephesine
Biz insan olarak geldik
Bu yeryüzüne
Nedir çektiğimiz..."

der, bir şiirinde, yansıtır yaşadığı dönemi ve baskıları. İkinci Dünya Savaşı'nın sıkıntıları, yoksullukları yetmiyormuş gibi, solun üzerinde de apayrı bir zulüm rüzgârı esiyordu. Bu esen rüzgâr, "inadına yaşamak" şeklinde biçimleniyordu bu yiğit insanlarda:

Yaşamak ekmeğini vermeyen toprağa rağmen
Ve bu hassasiyetine karşı dünyanın
Bu açlarına bu toklarına
bu yaşatmayan çalışmaya mesaiye rağmen
Lanet gecesine gündüzüne
Bu yıldızlarına bu denizlerine
Bu su vermez göklerine
Gazinolarına, hırsına şehvetine lanet
Ve yaşamak inadına
Bu kurşunlara, bu toplara, bu tüfeklere inat.

Yukarılarda da sözünü ettiğim kimi özelliklerine birkaçını daha ekleyelim ki, şairi daha iyi tanıyıp, şiiriyle birlikte yerine oturtalım;

- Parasını paylaşan, verici bir yürek

- Çağrılara çiçekle gitmek

- Nesi varsa başkaları içindi

- Giydiğini yakıştırırdı.

Evet, işte 40 kuşağının güzel adlarından Suphi Taşhan böyle bir kimlikle dünyamızda yaşamış, üretmiş ve aydınlık bir dünya bırakma çabasındaki şiirlerini bırakarak ayrılmıştır aramızdan.

27 Mayıs öncesinde gözaltına alınmış, eziyet görmüş, baskılardan kurtulamamıştır. Ancak baskı yapanların yıkılışını görmüş, ne var ki acılara dayanamayan yüreği Haziran 1960'da durmuştur. Cenazesi polis kordonuyla kaldırılmıştır.

Son sözü Suphi Taşhan'a bırakırken, merhaba diyelim bu güzel insanlara.

"Yumun gözlerimi ey gün görmemiş eller
Ben mısralarımı altın başaklar için yazdım."

H. HÜSEYİN YALVAÇ
Evrensel, 26 Şubat 2001

ŞİİRLERİ



ARKADAŞINIZA GÖNDERMEK İÇİN:





ŞİİR PARKI