KALDIRIMLAR

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

İşte Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”ı böyle başlıyor ve bu uzun şiirdeki her mısra yalancı birer elmas değil fakat kaldırım çocuğunun adımları altında ses veren hakiki kaldırım taşlarıdır. Bu kaldırımların üzerinde esen rüzgâr ölümün nefesleri, şairi adım adım takip eden de ölümün bizzat kendisidir. Bana, bilmem neden, Necip Fazıl ölümle konuşmuş gibi geliyor. Ölümden bahseden mısralarında insanı, bir elektrik telini tutmuş gibi sarsan bir kuvvet var. Bir cihette Necip Fazıl ile Fransız şairi Baudelaire arasında bir akrabalık görüyorum.

Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları.

Necip Fazıl

Je vais me coucher sur le dos
Et me rouler dans vos rideaux,
Ô rafraîchissantes ténèbres! (1)
Charles Baudelaire

İki şair arasında gördüğüm bu yakınlığın sebebini Necip Fazıl’ın şu mısrasıyla anlatayım:

Kaynamış ruhlarımız bir derdin potasında

“Kaldırımlar” duygu itibarıyla gittikçe derinleşen bir şiirdir, bunun için en güzel kısmını sonlarında okuyoruz. Burada şair, kaldırımların üzerinde geçirdiği geceleri bir kadın şeklinde görüyor:

Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece
Dalgın bir heyal gibi eteğini sürükler!

Ve o kadını ihtirasla seviyor:

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bulur da
Kucaklamak isterim onu koynuma alıp

Bu kadar sevdiği bir vücudu kıskanması tabiidir:

Arkamda bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına ram oluyor sanırım
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı

Ve şiir nihayet şöyle bitiyor:

Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan,
Bana rahat bir döşek serince yerin altı
Bilirim kalkmayacak bir yar gibi başımdan

“Kaldırımlar”dan sonra “Otel Odaları” ve “Sayıklama” manzumeleri geliyor. Zaten ayrı bir tarzda olan Ahmet Haşim’inkiler istisna edilirse, bu iki şiir kadar telkin kuvveti fazla hiçbir eser bizim edebiyatımızda yazılma mıştır. “Otel Odaları”nın, bu kafiyesiz addedilebilecek manzumesinin, o kadar gürültüsüz, alayişsiz (2) bir kuvveti var ki okuyan adeta görünmeyen kollar tarafından kaldırılarak bir otel odasına götürülmüş gibi oluyor ve orada ölen bütün gariplerin acısını duyuyor:

Ağlayın aşinasız, sessiz can verenlere
Otel odalarında, otel odalarında...

“Sayıklama”da okuduktan sonra gözlerde pırıltılar, kulaklarda mırıltılar bırakan bir şiir:

Söndürün lambaları uzaklara gideyim,
Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim
Pırıl pırıl
Pırıl pırıl...

Ne olurdu bir kadın elleri avucumda
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda
mırıl mırıl
mırıl mırıl...

Şair, “Tabut” şiirinde yalnız iki ve son kıtada muvaffak olmuştur. “Bekleyen”in ilk iki mısrası tamamıyla Faruk Nafiz’in, “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da gene / Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek!” mısralarının aruzdan heceye çevrilmiş bir şeklidir:

Sen kaçan bir yavru ceylansın dağda,
Ben peşine düşmüş bir canavarım.

Hemen üçüncü satırda kendi benliğine avdet etmişse de ben; Necip Fazıl, Faruk Nafiz’den aldığı hızla kendi şiirini sonuna kadar aynı kuvvette getirebildi, diyorum!

Kitabın “Deniz” isimli kısmında toplanan manzumelerle en sondaki iki manzume, bence Necip Fazıl’ın en zayıf parçalarıdır. Son iki şiirin sayfa doldurmak için alındığı tamamıyla belli. Denizi anlatmaya uğraşan manzumelerde ise üç-dört mısrayı çıkarırsak geri kalanlar herhalde pek çabuk unutulacaklardır.

Kendi hislerini kuvvetle anlatan şair, deniz gibi tabiatın bir parçası karşısında söylenmiş şeyleri tekrardan başka bir şey yapamıyor.

Bu acz, “Simsiyah camlarını üzerime dikiyor / Göz leri çıkarılmış bir âmâ gibi evler” tarzında orijinal görüşleri olan bu şair için bir parça gariptir.

“Gözler”, “İstasyon”, “Gurur”, “Keder” şiirleri küçük bir şişenin içine hapsolunmuş kokular gibi insana her okuyuşta bitmeyen bir zevk veriyor.

Bakın, koskocaman bir keder sekiz satırcığın içine ne kadar kolaylıkla sıkıştırılmış:

Keder, saçlarıma ak,
Yüzüme çizgi serdi.
Ruhumu çırılçıplak
Soyup çarmıha gerdi.
Akarken bağrımda kan,
Beni seyretti hayran.
Bir kadın oldu o an
Kendini bana verdi...

“Heykel”, “Anneciğim”, “Yattığım Kaya”, birincisi son bahsi, diğeri anne sevgisini, üçüncüsü bir nostaljiyi bütün incelikleriyle hissettiren şiirlerdir.

(Uyanış, s.1687, 1 Kanunuevvel 1928)

(1) (Fr.) Ey karanlıklar, iç ferahlatan / Sırtüstü uzanıp / Örtülerinize sarınacağım. (Y.N.)

(2) Gösterişsiz. (Y.N.)

ZİYA OSMAN SABA
Ziya Osman Saba, Konuşanlar, Bir Hüzünle Sesinde, S. 15-19

ŞİİRLERİ



ARKADAŞINIZA GÖNDERMEK İÇİN:





ŞİİR PARKI