Henüz elektrik yoktu, kimsenin arabası da yoktu. Taş devrinden bahsetmiyorum, 1954-1960 arasında doğup büyüdüğüm, kaldığım yerden bahsediyorum, Akdeniz kıyısında bir nahiyeden. Kasabaya gitmek için düzenli dolmuş otobüs seferleri yoktu, yoldan geçen araçları bekler, onlara binerdik. Tabii o zamanlar oto-stop ne demektir onu da bilmezdik. Zamanla biri bir kamyon, biri de bir otobüs aldı da yaylaya, kasabaya gidişlerimiz kolaylaştı.
Yaz gelince, hemen herkes yaylaya giderdi. Zengince olanların küçük de olsa evleri vardı yaylada, ama yoksul olanlar, gittikleri gün kendilerine, taze kesilmiş dallardan bir "talfar" yapmak zorundaydılar. Akşama kadar yaplır biterdi talfar. Kapısına da bir kilim asılınca, olurdu size havadar, yazlık bir ev! Bir kaç gün önceden başlardı hazırlıklar, gerekli kap kacak, yatak yorgan ve az sayıdaki giysiler büyücek bir kilimin içine koyulur, sıkı sıkı sarılır, iple bağlanır "balya" yapılırdı.
Bir kamyona bir kaç aile sığardı, bizler de balyaların üstüne oturur, tıngır mıngır, şarkılar, türküler söyleyerek yaylamıza giderdik. Ben, Göksu vadisinin, "Çatalcam" ın oralardaki uçurumlu yollardan geçerken korkar, aşağıyı görmemek için başımı annemin hırkasının altına sokardım.
Yayla gündüz biraz sıcak olsa da,"seyil" kadar nemli olmadığı için çok terlemezdik, ama geceleri yorgansız yatılmazdı, serin olurdu. Sabahları mis gibi kömürde pişen pirzola kokularıyla uyanırdık. Çünkü insanlar yaylaya biraz da beslenip keyif etmek için giderdi. Fırın olmadığı için herkes ekmeğini evde, ocakta yapardı. Sıcak bazlamayla, ya çökelekli sıkma, ya karpuz peynir, ya da pirzola yenirdi.
Akşama doğru, elimizi yüzümüzü, ayaklarımızı yıkadığımız dereye giderdik. Herkes karpuzunun üstüne adını kazırdı, karışmasın diye, dere götürmesin diye taşlarla çevirdiğimiz bölüme koyardık soğuması için. Taşpınar'ın suyu asla buzdolabını aratmazdı, buz gibiydi. Yemekten sonra karpuzu keser yer, çekirdeklerini külle ovar, durular, tuzlar kurumaya bırakırdık güneşe. Akşam oturmalarının en güzel eğlencesiydi, karpuz çekirdeği. Zaten başka bir şey istesek de yoktu, ne dondurma bilirdik, ne de hazır başka bir tür eğlencelik yiyecek.
Dayımın evinin önü betondu, onun için orada toplanılır, oturulurdu.. Dayım, gelip gidenlere gazete ısmarlardı,Hürriyet gazetesi. Gaz lambasının ışığında, dayımın istediği haberleri, yorumları yüksek sesle okumak benim görevimdi. Herkes sessizce dinlerdi. Dayım "bilen" kişi olarak yorum yapardı. Daha sonra gazete bize kalırdı. En güzel kısmı da buydu zaten o okumaların. Sırasıyla, "Nilüfer", "Gökler hakimi Gordon", "Fatoşla Basri" ve "Tontonla Şaban"ı okurduk, kıkır kıkır gülerek. Sonra saklambaç oynardık. Her yer karanlık olduğu için, çok zevkli olurdu saklambaç oynamak. Karanlıkta salça tepsilerinin içine girdiğimiz, ya da kuyuya düştüğümüz de olurdu ama, herbiri bizim için bir gülme, annelerimiz için de bir bağırma vesilesi olurdu.
"Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz"..
Annem çocukken yaylaya develerle gidilirmiş ve onların yolculuğu daha uzun sürermiş bu yüzden. Yolluklar hazırlarlarmış yola çıkmadan, tavuklar kesilir haşlanırmış, yavaş yavaş çamların arasından çıkarlarmış yaylaya. İlk molayı "gelinsuyu" çeşmesinde veririrlermiş, orada tavuklarını yer, yola düzülürlermiş yeniden. Annem dedemim arkasına otururmuş eşeğin üstünde. Dedem ona taze çam filizlerinden koparır yedirirmiş, ciğerleri açılsın diye, posasını tükürmek koşuluyla.
Sonbahara doğru, kazanlar kurulur, bulgur yapmak için buğdaylar kaynatılırdı. Haşlanmış buğdaylardan ve suyundan alınarak, nane, kırmızı acı toz biber ve sumakla bir çorba yaplırdı, kocaman bir çukur bir tepside, kaşığını alan geçerdi başına tepsinin yer sofrasında. Acısından burnumuzu çeke çeke zevkle yerdik.
Şimdi "sağlıklı beslenme" uzmanları bu yiyeceği eminim çok sağlıklı bulurlar, doğal, taze, yararlı. Tam olgunlaşmamış ayvaları, kaynayan buğday kazanına atıp haşlardık, ağzımızı yakan çorbanın üstüne o haşlanmış, mayhoş ayvaları yerdik tatlı olarak. Ayrıca içleri yeni olmaya başlamış taze cevizlerle, haşlanmış buğday harika bir yiyecekti bizim için.
Her şey böyle, doğal, sade ve kolaydı. Yaşam çok güzeldi. Tüm aile, akrabalar ve komşular birlikteydik. Ne ayrılık vardı, ne hasret, ne hastalık vardı, ne stres, ne hırs, ne de ölüm. Eskidendi, çoook eskiden..
EMELİ HİCRAN
01.10.2007
:: Dinozorca ::

I 1 I 2 I 3 I 4 I 5 I 6 I