Bayram gelmeden önceki günler bir tatlı telaşla geçerdi, bize hiç geçmiyor gibi gelse de. Annem terzi olduğu için elbiselerimizi kendisi dikerdi. Mutlaka kendisine de bir elbise dikerdi bayramlarda, bu gün hala dikiyor. O bayramlarda mutlaka yeni bir şeyler giymek gerektiğine inanır. Hepimizin elbisesinin kumaşı, rengi farklı olurdu. Ortak olan yönleri ise hepsinin cebinin olmasıydı, rızkımız bol olsun diye cepsiz elbise dikmezdi bize.
O zamanlar kağıt mendil olmadığı için, kumaş mendillerimiz olurdu, annem artmış düz renkli kumaşlardan mendil diker, kenarına iğne oyası, dantel ya da mekikle süs yapardı.Bayram elbiselerinin cebinde o mendillerden birer tane olurdu mutlaka. İç çamaşırlarımız düz renk patiskadan dikilirdi, annem açık "kavuniçi" rengini tercih ederdi bizim iç çamşırlarında. Kendisine, siyah ya da beyaz jarseden kombinezonlar dikerdi, hazır dantel olmadığı için, kendisi "örümcek" modeli ince danteller örerdi eteklerine, yakasına.
Ayakkabılarımız çok önceden alınırdı, biz çocuklara plastik, rengarenk ayakkabılar, anneme ince topuklu siyah ayakkabı. Annemin ayakkabıları kolay kolay eskimediği, hep gezmelik olarak giyildiği için daha seyrek alınırdı. Hepimizin terlikleri vardı gündelik, sokakta giymek için. Ben 6-7 yaşlarındayken, Diba terlikler modaydı, o yıllarda Prenses Sürayya'nın çocuğu olmadığı için, Şah Rıza Pehlevi Prenses Süreyya'yı boşamış, Farah Diba ile evlenmişti. Annemleri çok üzen bir olaydı "mahzun" prenses Süreyya olayı. Günlerce Şah'ın vefasızlığından, acımasızlığından söz edip durmuşlardı. Bizim Türkan abla bu olaya en çok üzülenlerdendi, çünkü onun da çocuğu olmazdı. Her Hıdırellezde bahçesindeki gülün dalına bir küçük salıncak kurar, içine bir bez bebek yapar koyardı, ama onun bu dileği asla gerçekleşmedi.
Bayram yaklaştıkça gerçekten "çocuklar gibi" gibi heyecanlanır, sevinçle beklerdik bayramı. Giysilerimiz ayakkabılarımız hazırlanmış olurdu, son kontroller yapılırdı dikkatle, eksik bir şey var mı diye bakılırdı.
Herkesin bir bohçası vardı evin tek kat kat raflı, kapalı dolabında, tüm giysilerimiz, iç çamaşırları da dahil olmak üzere o bohçaya sığardı. Annem sonbaharda bohçaların yanına birer ayva koyardı, çamaşırlar güzel koksun diye.
Çamaşır günlerinde annem, bahçeye kazan kurar, elinde sabunla yıkardı çamaşırlarımızı. Geceden ocaktan aldığı külü büyük bir tenekeye ıslar, sabah çamaşır yıkarken dibe çökmüş külün üstündeki sudan karıştırıdı çamaşır suyuna, küllü su daha güzel köpürtürdü sabunu. Bu küllü su aynı zamanda simit hamuruna da koyulurdu, simitlerin güzel kabarması için.
Annem bayram için fiyonk şeklinde simitler yapardı, bir de "oklava çekmesi" tatlısı. Tatlının başşehrinde yaşıyorum şimdi, ama o cevizli, tarçınlı, bol kıvamlı kepekli unla yapılmış "oklava çekmesi" nin tadını, lezzetini asla bulamıyorum. Bu tatlıyla ilgili bir de küçük anım var; annem bir yaz, yine ben küçükken, yaylada bu tatlıdan yaptı, ocakta kömürün üstüne koydu tepsiyi, üstüne de sacı ters çevirip içine kömür doldurdu, böylece bir fırın elde edip tatlıyı pişirdi, kıvamını döktü, üstünü kapatıp ablalarımla beraber dantellerini alıp komşuya oturmaya gittiler, ben evde kaldım. Biraz sonra tatlının başına geçtim, biraz, biraz daha derken tepsinin yarısını yemişim. Annemler gelince büyük bir şaşkınlıkla inanamadılar, komşu çocuklarına yedirdim sanıp kızdılar ama sonunda inandırdım onları.
Bayramdan bir kaç gün önce annem, çok kısıtlı gelirinden ayırıp, kendisinden daha yoksul olanlara fitrelerimizi verirdi, bazılarına da gaz, yağ, şeker götürürdü, akşam karanlığında kimse görmeden. Özür diler gibi verirdi onları, utanarak, sıkılarak, teselli sözcükleri, sevgi sözcükleri söyleyerek.
Sonra ablalarımın hiç memnun olmadığı büyük "temizlik harekatı" başlardı, ben küçük olduğum için kurtulurdum bu işlerden. Camlar silinir, zemin tahtaları ovulur, köşkler (balkon) yıkanırdı. Artık bayram hazırlıkları bitmiş olur, son geceye gelirdik. Belki abartılı gibi gelir bunları yaşamayanlara ama gerçekten uyku tutmazdı o gece bizi, heyecandan, sabahı iple çekerdik.
Nihayet sabah olurdu! Davulcunun sesiyle uyanırdık her bayram, ramazan boyunca uykusuz kalıp çaldığı davulu bu kez bayram neşesini, coşkusunu çoğaltmak ve bahşişlerini toplamak için çalardı.
Hemen elimizi yüzümüzü yıkar, tepeden tırnağa, ucuz, basit ama yeni iç çamaşırlarımızı, giysilerimizi giyer, hepimizin uzun olan saçlarımızı annemiz, ablalarımız tarar, örer bizi hazırlarlardı. Annemizden başlamak üzere, büyüklerimizin elini öper bayramlaşırdık sevinçle.
Anneciğim o gün, her zaman olduğu gibi, yüzümüzün gülmesi, mutlu olmamız için elinden geleni yapmış olurdu, dualarla bizi öperdi "Allah her sene bu zamanlara çıkarsın, Allah sayımızı eksiltmesin, Allah sizlerin acısını bana göstermesin, Allah sizleri kıymet bilinecek yerlere düşürsün",ve bizler de gülerdik.. Ama içten, pürüzsüz, hüznü, acıyı tatmamış çocukların gülüşüyle gülerdik..
"Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz"
Aceleyle kahvaltımızı yapar, telaşla sokağa fırlardık, tüm çocuklar sokakta olurdu o gün, herkesin durumuna göre bir bayramlığı, en azından temiz giysileri olurdu. Kapı kapı dolaşmaya başlardık, kimin ne vereceğini az çok bilirdik, bir dayım para verirdi, bir de Fatma teyzeler. En çok onların kapısının önü kalabalık olurdu bu yüzden. Önceden bozdurdukları paraları kese kağıdına doldurmuş olurlardı, 5-10-25 kuruşluklar.. Dayım 25 er kuruş verirdi bize, bazen kahvede otururken okula gittiğimizi görür, yanına çağırır o zaman da 25 kuruş verirdi ablamla bana. 25 kuruşa birer cebimizi leblebi ile doldurabilirdik. Ya da bir boğum şeker kamışı alıp, önce çiğner sonra şekerli suyunu emerdik.
Para o kadar da önemli değildi o zaman, çünkü parayla alınabilecek çok cazip şeyler yoktu bizim köyde. Kuruyemişimizi annelerimiz evde yapardı, buğday, yer fıstığı, melengiç (çıtlık), mısır, nohut, susam tavada kavrulur karıştırılırdı.Çikolata, bisküvi, çiklet, gofret gibi şeyler satılmadığı için ne olduğunu da bilmezdik. Canımız tatlı isteyince annelerimiz un helvası yapardı, hoşaf yapardı, ya da ev ekmeğini doğrar, üstüne zeytinyağı gezdirir, toz şeker serperdi, bayıla bayıla yerdik.Kuru üzüm, pekmez en sevdiğimiz tatlı yiyeceklerdi.
Bayram, annemle birlikte gittiğimiz gezmelerle, bize gelenlerle çok güzel bir şekilde güle oynaya geçer giderdi.. Annem çocukken bayramlarda, gelen misafirlere cam bir bardakta reçel ikram edilirmiş, ikinci bir bardakta su olurmuş, reçeli yiyen kaşığı o suya koyarmış tekrar yıkansın diye. Annem bayramdan önce kahve kavurur, küçük değirmende onu çeker, ağır misafirlere taze kahve pişirirdi. Diğer misafirlere kağıtlı şeker ikram ederdik. Onlar, bayram gibi bayramlarıydı ömrümün. Çocukluğumun o sorunsuz, sorumsuz, tasasız, özgür, şen günlerinde.. Henüz kimsenin ölmediği, kimsenin kimseyi kırmadığı, hasreti, ayrılığı, acıyı tatmadığımız o şen günlerimizde.. Eskidendi...
EMELİ HİCRAN
14.10.2007
:: Dinozorca ::

I 1 I 2 I 3 I 4 I 5 I 6 I