Eskiler, "bir dokun, bin âh işit" derlerdi. Sezen Aksu'nun "eskidendi" şarkısı da, bana bir dokundu, gördüğünüz gibi neredeyse bir yazı dizisi okuyacaksınız benden. Aslında belki de hepimizden. Öyle yazmış ki sözleri, herkesin bir ince noktasına mutlaka dokunuyor, sağolsun.
Küçük bir "şiirimsi" m var, çocukluğumla ilgili yazdığım, önce onu paylaşıp sizlerle, sonra yazıma devam edeyim.
ÇOCUKLUK
Her zaman güzeldi havalar,
Yağmur da yağsa,
Güneşli de olsa.
Sevdiğim yemekleri yapar,
Pencerede beni beklerdi annem,
Sevgisiyle, şefkatiyle,
Hep mutluluk doluydu içim.
Saçlarım uzun örgülü,
Gözlerim parlak,
Yanaklarım pembeydi.
Lambanın önüne geçer oynardım,
"Ayşecik" gibi,
Gölgemi seyrederdim duvarda.
Temizlik kokardı heryer,
Huzur doluydu evimiz.
Sobada yanan odunun kokusu,
Çıtırtısı,
Tavanda oynaşan gölgeler...
Anılar.. Anılar..
Geri gelmeyecek olan,
Özlediğim,
Çocukluğum mu?
Mutluluğum mu?
Kimbilir?
DİNOZOR
Yaz günleri, ağustos böceklerinin ötüştüğü, ıssız sokaklarda incir ağaçlarının ısınınca yayılan baygın kokusu, yarılmış narlara konan arıların vızıltısı .. Uzun sıcak yaz günleri.. Geçmek bilmezdi. Sabah kahvaltımızı yapar yapmaz, ablalarımla aramızda iş bölümü yapar, çabucak işlerimizi bitirir denize koşardık. Mayolarımızı annem dikerdi, basmadan. Sonraki yıllarda ablam bize hazır mayo getirmişti de, sevincimizden akşama kadar evin içinde mayolarla dolaşmıştık, ne büyük mutluluktu!
Ben evin küçüğü olduğumdan, babamız ve ağabeyimiz olmadığı için, çarşı pazar işleri genellikle bana düşerdi. Onlar ev işlerini yaparken, ben de çarşıdan alınacak bir şey varsa, ki bunlar, çay, şeker, tuz dışında pek fazla bir şey olmazdı. Gaz (ocak için), yağ, sabun çokça alınıp evde bulundurulurdu. Sebze, bahçede ne varsa o yenirdi, mevsimine göre, meyve de biraz öyle, zaten bakkal pek meyve sebze satmazdı, kimse almadığı için.
Giderken nar ağacımızdan, arılarla mücadele ederek bir kaç ekşi nar koparırdık, denizde yemek için. Denizde, uzun süre yüzer, oynar ve deniz suyuna batırıp narlarımızı yer, evimize geri gelirdik.
Bazı günler, evde tel dolapda et varsa, bir kuşbaşı et, yoksa, tulumbanın önündeki çamurların içinden 3-5 solucan bulur denize giderken yanıma alırdım. Henüz denize hiç bir kanalizasyon akmazken, hiç kimse pisliklerini denize boşaltmazken. Oltamı denize girenlerin yanına, alabildiğim kadar uzağa atardım, attığım anda balıklar "vurmaya" başlardı, çocuk yüreğimde ne büyük heyecandı o balığın vurması. Bazı açıkgöz balıklar yemimi yer kaçardı ama çoğunu yakalardım vuranların. Balık tutmam, benim için biraz "fark" yaratırdı diğer çocuklardan. Bu "fark" ı yaratmak için, okula gitmeden,annemin çerçiden alınmış gözlüğünü gözüme takıp, bir şeyleri okurmuş gibi yaptığım da olurdu.
O temiz, billur gibi denizden tuttuğum balıklar bize öğle yemeği olurdu o gün. Annem, tüm kızartmaları yaptığı gibi benim balıkları da, bahçedeki dut ağacının altında bazlama yaptığı ocakta, odun ateşinde,"yerli" zeytinyağında kararmış bakır tavada yapardı. Yanına bir de salata yapardı ablalarım, ayrıca soğan ve sarımsak ta yerdik balığın yanında. Dut ağacının gölgesindeki yer sofrasında, annemin uyarılarına rağmen, gülmekten, hem de kahkahalarla, kendimizi alıkoyamadan, neşe içinde yerdik yemeğimizi. Kızartma, ne midemizi ağrıtırdı, ne de kolestrolümüzü yükseltirdi.. Eskidendi, çoook eskiden...
EMELİ HİCRAN
02.10.2007
:: Dinozorca ::

I 1 I 2 I 3 I 4 I 5 I 6 I